Hayatında ilk defa fantastik gotik gerilim okuyan biri olarak ben bu kitaba bayıldım.
Kitabı okuduğum süre boyunca beynimin dedektiflik taslayan kısmını o kadar zorladım ki kitabın sonunu çözmeye çalışırken daha büyük bir karmaşanın içinde buldum kendimi. Yazar gizemi saklamakta oldukça iyiydi. Kalabalık Thaumas ailesinin artık bu bizim lanetimiz dedikleri dereceye gelen ani kayıplarının sebebi ne, ya da biri yaptıysa bunun sorumlusu kim, aile bu durumdan nasıl kurtulacak gibi çok fazla sorusu olan ve hiçbir soruya kolay kolay cevap bulamayacağınız bir hikaye olmuş. Olayı çözdüm dediğiniz an bambaşka bir şey oluyor ve okurun teorisini çürütüyor her seferinde.
Ana karakterimiz Annaleigh, birçok kız kardeşini kaybedince haliyle bunun bir tesadüf değil bir c*nayet olduğunu düşünmeye başlıyordu ve bir arayışa giriyordu kendince. Bu süreçte kimse de ona inanmayınca acaba ben mi delirdim, her şeyi ben mi uyduruyorum gibi kötü bir psikolojiye kapılıyor ve biz de onun bu gizemi çözmeye çalışırken bir yandan kendini nasıl paraladığını görmüş oluyoruz. Tek kitap olduğu için endişelenmenize gerek yok bu arada hikayenin bir sonu var elbette (◔‿◔)
Annaleigh araştırmasında ikilemlere düşmeye başladığı an okurun derdi de başlıyor diyebilirim çünkü gerçekten zorlu bir bulmaca bekliyor okuru o andan itibaren. Ufak bilgiler vermek istesem bile her şey birbirine o kadar bağlı ki söyleyeceğim en küçük şey bile spoiler olabilir o yüzden riske girmeyeceğim (◕ᴗ◕✿)
Hikayedeki her bir unsuru ayrı bir sevdim. Gerek karanlık teması gerekse yas süreci ve ailenin yaşadığı acılar sebebiyle tüm bireylerin mentali, fantastik unsurların güzel ve iç açıcı değil de korkunç öğeler olması yazarın bana hikaye boyunca vadettiği her şeyin önemli bir kanıtıydı. Bazı yerlerde hayal etmemeyi bile