Biz iki doğru çizginin kesişmesi gibi bir noktada bir anlığına buluştuk sonra kendi yollarımıza gitmek üzere ayrıldık.
O günün üzerinden çok zaman geçti. Çok tuhaf bir şey (belki pek o kadar tuhaf da değildir); göz açıp kapayana dek yaşlanıyor insan. Bedenlerimiz geri dönüşü olmayan şekilde anbean bozuluyor. Gözlerimizi kapayıp bir süre sonra tekrar açınca pek çok şeyin yok olup gittiğini anlıyoruz. Gece yarısı esasen şiddetli rüzgâra kapılıp her şey -adı ister bilinsin ister bilinmesin- ardında tek bir iz bırakmadan uçup gidiyor. Geriye kalan tek şey belli belirsiz hatıralar sadece. Hayır, hatıraya da güvenilmez. O zaman bize gerçekten ne olduğunu kim net bir şekilde ifade edebilir ki?
Eğer şanslıysak bazı sözcükler bizimle birlikte kalır. Gece yarısı bir tepenin üzerine tırmanırlar, bedenlerinin şekline göre kazılmış küçük deliklere girer, kendilerini gizler, zaman rüzgârının esip geçmesini beklerler. Sonra nihayet sabah olur, şiddetli rüzgâr diner, yaşamaya devam eden sözcükler kendilerini göstermeye başlar. Sesleri kısıktır, çekingendirler, genelde çok anlama gelebilen ifadelerden başkasını kullanmazlar. Ancak böyle sabırlı sözcükleri oluşturmak ya da bulup geride kalmalarını sağlamak için kişi yüreğindekileri koşulsuz bir şekilde ortaya koymalıdır. Öyle; boynumuzu kışın ay ışığının ışıldattığı taştan yastığa koymak zorundayız.
Bir daha asla
görüşmek yok diye
düşünürken
hiç olur mu görüşmemek
diye düşünmek
Görüşebilecek miyiz?
Yoksa öylece
bitecek mi her şey?
Işığa çekilirken
gölgelerde mi kalacağız seninle?