Dedim ya her şeyi göze alıp gitmiştim. Hayatımı bir bavula doldurup gitmiştim….Gitmiştim ve dönmüştüm. Hiç gitmemiş gibi dönmüştüm. Sabah uçaktan inmiş, havaalanından eve bile gitmeden, doğruca dükkanıma dönmüştüm. Bavulumu dükkanın arka bölmesine yerleştirmiş, mantomu çıkarmış, bir çay koymuş, her sabah yaptığım gibi ayakkabılarımı değiştirip hayatıma kaldığım yerden devam etmiş ve böylece o yabancı ülkede geçirdiğim o dört yabancı günü, anlatılmayanın, söze dökülmeyenin hafızadaki yalnızlığına mahkum etmiştim. Küçük bir bölme ayırmıştı zihnin o dört güne. O dört günün tek başına yaşadığı, tek başına volta attığı küçük bir hücre. Beş yıldır tek başına yaşıyordu “o dört gün” o hücrede. Bir kere, ama sadece bir kere, o da uçak İstanbul’a iniş yaparken, kısa bir nezaket ziyareti yapmıştı diğer hücrelere ve “İsterseniz, ihtiyacınız olursa ben buradayım,” deyip hemen yerine çekilmişti. Hemen yerine çekilmişti, çünkü diğerleri; ne Ankara’daki o sonbahar günleri, ne İstanbul’daki o tren garı, ne her sözcüğü tek tek, nakış gibi zihnimin kıvrımlarına işlenen o mektuplar, ne de bir telefon hattına bağlı geçirilen o yirmi yıl, layıkıyla “Hoşgeldin,” demişlerdi o dört güne.