Beni hiç durmadan bir soğuk bir sıcak duşa sokuyordu,nazik sözlerle yaralayıcı sözler birbirinin yerini alıyordu. Sorun bu durumlarda geriye yaralayıcı sözlerin kalmasıydı.
“Günümüzde aile içi şiddet kurbanlarından 100’ünden 90’ının kadın, 10’unun erkek olduğu tahmin edilmektedir. Erkekler üzerinde uygulanan şiddet özellikle ruhsaldır: Erkekler aşağılanmadan, paspas muamelesi görmekten, hırpalanmaktan şikâyet ederler. Kimileri fiziksel şiddete maruz kalır...
Kadın özellikle saygı gördüğünü hissetmiyorsa,
düzenli olarak hakarete ugruyorsa, suçlamalara maruz kalıyorsa ya da partnerinin “istilasına uğradığım” hissediyorsa,sembolik içine girme edimini yasaklar, çiftin huzurlu olduğu dönemde kabul edilen ve istenen, fakat gerilim çok yüksekse nihai bir tecavüzü temsil eden bu en yüksek “istila"yı yasaklar. Eğer kadın kendini güvende hissetmiyorsa, kırgınlığı çok baskınsa, cinsel ilişki ona adaletsizliğe boyun eğiyormuş, kabul edilemez şeye rıza gösteriyormuş gibi gelecektir.
özne ötekinden yaşamına bir anlam vermesini talep ettiğinden, tutku kaygıya karşı bir savunma süreci olarak da görülebilir; “Tutku, trajik bağımlılığını daha iyi gösterebilmek için kaygısına siper olarak diktiği bir nesnenin içinde yabancılaşma eğilimindedir.”Istırap çektirebileceği gibi ihtiyacı da karşılayabilecek olan ötekine her türlü iktidar verilmiştir... Bu konfigürasyon içinde, ötekinin (manipülatörün) yeri karşılaşmadan önce vardır: Kurban statüsüne yatkınlık olarak adlandırdığımız
şey de budur. Karşılaşma bu yeri sonradan ortaya koyar, bu yerde bir beklenti olduğunu gösterir.
Hayal kırıklığı riski, ötekini idealleştirdikçe azalır. Süreç içerisinde öteki yalnızca hayalî bir rol yerine getirebilir hale gelir. Gerçeklik yeterince öğe sağlamadığında, tutku yapay bir model inşa edebilir; gerçekliğe uygun olmasa bile kendi hayalî modeline inanabilir.