“Omuzlarımın derisi soyulmuş.”
Hiç sesimi çıkarmadım; çaktırmadan annemle Jiazhen’e baktım. Omuzlarıma bakarken ikisinin de gözleri dolmuştu. Babam, birkaç lokma pilav yedikten sonra, yemek çubuklarını masaya koydu ve tabağını kenara itti.
...... “Uzun zaman önce, Xu ailesinin ataları sadece bir tavuk beslerdi. O tavuk büyüyünce kaz oldu, kaz kuzuya döndü ve o kuzu öküz oldu. Ailemiz böyle zenginleşti.”
......“Sıra bana geldiğinde, öküz kuzuya döndü, sonra kuzu eridi kaza döndü. Sıra sana geldiğinde, kaz tavuğa döndü ve şimdi bir tavuğumuz bile yok.”
“Xu ailesinden iki tane mirasyedi çıktı.”
Babamın neden gümüş değil de bakır akçede ısrar ettiğini ancak o zaman anlayabildim. Benim bu gerçeği anlamamı istemişti. Paranın kolay kazanılmadığını anlamamı istemişti.
“Sana severek itiraflarda bulunuyorum; çünkü en mutlu insanların kim oldukları sorusuna senin vereceğin yanıtın, tıpkı çocuklar gibi günü gününe yaşayanlar, oyuncak bebeklerini hep beraberinde taşıyıp onlara yeni yeni giysiler giydirenler, annelerinin şekerli çöreği kilitlediği çekmecenin etrafında dolanıp ellerine geçirmek istediklerini ağızlarına tıkıştırarak yedikten sonra, ‘Daha yok mu!’ diye bağıranlar olacaktır. Mutlu varlıklar işte bunlardır.”