Eğer kaçmak kendi sonunu getirmenin ilk durağıysa, o zaman geldiğim bu sınır, kaçıncı durak olduğunu bilmesem de nihai varış noktasından çok da uzak olmayan bir istasyondu.
O günden beri ağlamak istediğim, saymayacağım kadar pek çok farklı durumla karşılaştım ama deneyimlerin hırpaladığı şimdiki halimle bu durumlara baktığımda, bir çoğunun gözyaşı dökmeye değmediğini görebiliyorum ama o zaman içimde biriktirdigim gözyaşlarım, şu an dahi kendimi aynı durumda bulsaydım kesinlikle sel olup akardı. Acının, zorluğun, öfkenin, çaresizliğin ve gözyaşlarının izleri deneyimle silinebilir. Şükran dolu gözyaşları bile her zaman dökülmek zorunda değil. Ancak yozlaşmış benliğimin, hala eski benliğim olduğu başkaları tarafından kabul gördüğünde hissettiğim sevinç gözyaşları, hiç şüphesiz peşimi bırakmayacak.
Uysallığın en uç noktasına ulaştığınızda, akması gereken gözyaşları bile geri çekilir ve dökülemez. İnsanlar “Neredeyse ağlayacaktım” derler ya, gözlerinden yaşlar dökülecek gibiyse ne mutlu onlara. Çünkü dökecek gözyaşlarınız varsa atacak kahkahalarınız da olacaktır.
Nasıl hastalıkların bir kuluçka dönemi varsa, duygu ve düşüncelerimizin de bir kuluçka dönemi vardır. Kuluçka döneminde bu düşüncelere sahip olmamıza ve bu duygular tarafından kontrol edilmemize rağmen farkında olmayız ve bu duygu ve düşünceleri dış dünyada bilinç yüzeyine çıkaracak bir olay meydana gelmezse, hayatımızın geri kalanından onlar tarafından kontrol edilmemize rağmen onlardan asla etkilenmediğimiz konusunda ısrar ederiz. Duygu ve düşüncelerinizi zıt eylemler ve sözlerle idamınızı kanıtlamaya çalışırız. Ancak dışarıdan bir bakış bu eylem ve sözlerdeki çelişkiyi ortaya sermeye yeter.