Bizse hiç görüşmedik babamla.
Bunun kararını da almadık işin tuhafı. Hayatın bin türlü meşalesiyle boğuşurken, birbirimizi aramadığımız her gün bir öncekinin üzerine devrildi, nasılsa ararım diye önce haftalar, sonra aylar geçti. Ne o geçerken uğradı, ne ben, "Akşam yemeğe bekliyorum mutlaka," deyip bir tabak ekledim masaya. Doğum günleri, bayramlar, yılbaşları bir bir geçerken kimsenin kimseyi aramaması bir süre sonra garip gelmemeye başladı önce. Birbirimizin yörüngesinden öyle çıktık ki, arayıp sormanın büyük bir olaya dönüşeceği o hazin noktaya vardık en sonunda. Sadece kötü bir şey olduğunda, o da ortak tanışlar vasıtasıyla birbirinden haber alan iki insan kadar uzaklaştık. Bir yerden sonra da alıştık galiba bu duruma.
Bir gün hepten unuttuk babamı, aramızdaki bütün bağları kopardık. Hep birlikte. Onu bize hatırlatan her şey silindi hafızamızdan. Yüzünü bile sildi zihinlerimiz; kokusunu, konuşmasını, yemek yeme şeklini, uyurkenki halini, nasıl kahkaha attığını unuttuk...
Aynı şehirde yaşasak bile başka bir dünyadaydık artık.
Babamın var olmadığı bir yerdi orası.