Yol boyunca karşıma çıkan her şeyle konuşmaya başladım:ağaçlarla,dökülmüş yapraklarla,su birinkintileriyle,güzelim asmalarla.Çocuklukta öğrenilen,büyüyünce unutulan,sıradan insanlara özgü bir egzersizdi bu.Dediklerimi anlıyorlarmış gibi gizemli yanıtlar alıyordum onlardan;onlar da yüreğimi yakıp kül eden aşkla dolduruyorlardı.Ürkütücü bir trans halindeydim ama oyunu bıkıncaya kadar sürdürmek istiyordum.
Yaşamaktan hep korkmuş olduğum için de azap çekiyordum.Hayatın sonuna kadar tadını çıkarmaktan daha önemli bir şey yokken,insan birine hayır demekten ya da bir işi yarım bırakmaktan neden korkar ki ?
Yürekten savaş sırasında uğradığımız küçük ve kaçınılmaz yenilgiler yüzünden coşkumuzu yitiririz ve coşkunun zafere ulaşmamızı sağlayacak bir güç olduğunu kavrayamadığımız için onu avucumuzdan kaçırırız;üstelik hayatımızın gerçek anlamının kaçıp gittiğinin farkına bile varmadan.
Ölü hayaller içimizde çürümeye ve tüm varlığımızı köreltmeye başlar.Çevremizdekilere karşı zalimleşir sonra bu zalimliği kendimize yöneltmeye başlarız.İşte o zaman hastalıklar ve ruhsal bozukluklar baş gösterir.