Sadece şunu hatırlayalım ki Allah Resulü'nün (s.a.v) vefat yolunda yatağa düştüğü anlarda bile iki tane özel derdi vardı. O dertlerinden biri Üsame ordusu, diğeri ise Müslümanların namazıydı. O hastalık sırasında defaatle bayilan Efendimiz (s.a.v) her kendine geldiğinde, ‘Üsame ordusu harekete geçti mi? Müslümanlar namazlarını kıldılar mı?’ demişti….
Efendimiz (s.a.v) hiçbir değerini israf edilmesini hoş görmezdi. Özellikle dualarla bağırıp çağırmaya uygun bulmaz, her şeyin yerli yerinde kullanılmasını isterdi.
O müjdelerin içerisinde İstanbul da vardı. Kayser, Rûmlarin hâkim olduğu toprakların melikine denirdi. Ancak Efendimiz (s.a.v.) o günlerde özel olarak Konstantiniyye'nin/ İstanbul'un Adını da söyleyerek hedefleri büyüttükçe büyütecekti. Unutmayalım, Efendimiz (s.a.v.) bu hedefleri sahâbenin önüne koyarken Mekke ve Kabe hala işgal altındaydı.
‘Bedir'de Sancak mus’ab’ın elindeydi, şimdi Uhud’da da Sancak yine ona veriliyordu. Efendimiz (s.a.v) sancagi Mus’ab’a emanet edince sırtındaki hırkayı çıkarıp Mus’ab’a giydirdi; zaten Efendimiz’i (s.a.v) andıran Mus’ab, o hırkayı da giyince iyice Efendimiz’e (s.a.v) benzedi.’