Çocukluk çağının bitiminde zaten ölmüş birinin ömrünün geri kalanında kabir azabı çektikten sonra ölüp tekrar kabir azabı çekmesi, acaba acı çekmek için mi yaratıldığını sorgulatar olmuştu.
Aşırı hassas bir mizaca sahip olması ve derin düşüncelerle aklını kaçıracak raddelere gelmeyi de kendisinin seçmemiş olması vesaireler de kaderinin bir parçası mıydı?
Bir yol vardı, Tanrının yoluydu bu yol.
Ama o yol bile acılarla dolu bir yoldu.
Çünkü, “modern” toplumda nefsini teskin ve terbiye etmek gibi bir işkenceyle çevriliydi etrafı.
Etrafındaki her varlığın saf ve doğal hali elbette tarifsiz bir biçimde mutluluk vericiydi.
Ancak saf ve doğal olan ne kalmıştı ki?
Neden acıları mutluluğuna her zaman galip geliyordu?
Sevdiklerini birer birer kaybetmeye başlamıştı. Çünkü kalbini delik deşik edenler de bir nevi yakınlarını kaybetmek hissi uyandırıyordu onda. Onların ölümüne üzülüp duruyordu. Her geçen gün birileri ölür olmuştu ve hayatını yaslarla geçireceği fikri, zihnine saplanmış bir bıçak gibiydi.
Bunları ömür boyu sorgulamak gibi bir yazgısı olduğunu hissederek ani bir şekilde bunları bir daha sorgulamama kararı aldı.
Ali Emir ACAR