Birbirimizi kollamakmış. Bu duyduğum en büyük yalandı. Gerçek hayatta insanlar birbirini kollamıyordu, birbirlerini vuruyorlardı. Bazen açıkça, bazen gizleyerek. En kötüsü gizli olandı çünkü darbenin ne zaman ve ne şekilde geleceğini bilemezdiniz. Güvenmek ve sırtını yaslamak sizi açık bir hedefe dönüştürürdü.
Her zamankinden daha iyi olmam gerekirdi oysa ben ne ruhsal ne de fiziksel olarak daha iyi hissediyordum.
Ruhen iyi değildim çünkü sürekli birinin peşimden gelip inşa etmeye çalıştığım her şeyi tuzla buz edeceğinin endişesini yaşıyordum. Alışmaktan korkuyordum. Alışmaktan ve kaybet-mekten. Sevmekten ve vazgeçmek zorunda kalmaktan. Artık yirmi yaşında olmamın, kimsenin beni istemeyeceğim bir yere götüremeyeceğini bilmemin bir önemi yoktu. Kâbuslarım pe-şimi bırakmadıkça hiçbir zaman güvende hissetmeyi başaramayacaktım.
Kütüphaneleri severdim. Oradayken kimse sizi rahatsız etmezdi. Kimse nse konuşmaya çalışmaz, kendi işinden başka bir şeylerle ilgilenmezdi. Kütüphane kalabalık arkadaş gruplarının olduğu bir yer değil, yalnız başına kendinle ilgileneceğin bir yerdi.