(Buna göre) bir tabip, bilgisi ile yüce Allah'a yakınlaşmayı isteyebilir; bu sebeple de amelinden dolayı sevap kazanır; çünkü o, ilmini Allah rızası için iş yapma yolunda kullanmıştır. Aynı şekilde devletin yöneticisi de halk arasında ortaya çıkan sorunları çözer ve bu sayede Allah Teâlâ'nın katında muteber ve sevaba layık bir insan olur.
Övülen ilimler insanların dünya işleriyle ilgili ilimlerdir. Tıp ve matematik gibi. Bunların bir kısmı farz-ı kifâye, bir kısmı da farz derecesinde olmayıp fazilet kabilinden ilimlerdir. Farz-ı kifâye, dünya işlerimizin düzgün gitmesi için muhtaç olduğumuz tıp gibi ilimlerdir. Zira tıp beden sağlığımız için zorunlu bir bilimdir. Matematik de böyledir; çünkü o da alım-satım işleri, vasiyet ve miras mallarının bölüşümü vb. işler için gereklidir. Bunlar bir ülkede uzman ve uygulayıcılarının bulunmaması halinde o ülke halkının sıkıntıya düşeceği ilimlerdir. Birileri bu işleri yaparsa yeterli olur ve diğer insanlardan farz düşer. Tıp ve matematiğin farz-ı kifâye ilimlerden olduğunu söylememize şaşırmamak gerekir. Hatta ziraat, dokumacılık, siyaset ve dahası hacamat (kan alma) ve inşaatçılık bile kifâî farzlardandır. Çünkü (söz gelim) bir beldede kan alma uzmanı bulunmaması, insanların ölmelerine, kendilerini ölümle yüz yüze getirecek sıkıntılar yaşamalarına yol açabilir. Derdi veren Allah devasını da vermiş; tedavi yolunu göstermiş, tedavi olmanın sebeplerini hazırlamıştır. Şu hâlde bir kimsenin tedaviyi ihmal ederek kendisini tehlikeye atması caiz değildir.
Farz derecesinde olmayıp da fazilet kabilinden olan ilimler de vardır. Bunlar, matematiğin incelikleri, tıp biliminin derinlikleri ve (uygulamada) ihtiyaç duyulmayan daha başka konulara ilişkin olup da ihtiyaç ölçüsündeki bilgilere ilave güç kazandıran bilgilerdir.
"Ritüeller ülkesi" olduğumuza katılıyordum. Hep '...' miş gibi, rencide olmuş gibi, bıçak kemiğe dayanmış gibi, isyan edermiş gibi, inanırmış gibi, hatta eğlenirmiş gibi yaptığımız doğruydu.. Kim daha iyi ...miş gibi, yaparsa, o kazanıyordu.
Aklî ilimler, dil ilimlerinden üstündür; çünkü hikmet akılla kavranır, dil ise işitme yoluyla öğrenilir. Akıl işitmeden (duyudan) daha değerlidir. Şurası da bilinmez değildir ki ahiret yolunun bilgisi demek olan dinî bilgiler de ancak akıl yetkinliği ve zihin berraklığı sayesinde kavranabilir. Böylece -ileride görüleceği üzere- akıl insanın en değerli yeteneğidir. Nitekim sırf onun sayesindedir ki (insan) Allah'ın emanetine (yükümlülük ve sorumluluk varlığı olmaya) layık kabul edilir ve onun sayesinde Yüce Allah'a yakınlık şerefine ulaşılabilir. Böyle olunca, aklın mahalli (taşıyıcısı) olan insanın da şerefli bir varlık olacağı açıktır. Öğretmen, insanların akılları (kulûp/kalpler) ve ruhları (nüfûs/nefsler) üzerinde tasarrufta bulunan kimsedir. Dünyada en değerli varlık insan türü, insanın en değerli varlığı da aklıdır. İşte öğretmen insanın bu yönünü yetkinleştirmek, zenginleştirmek, arıtmak ve Yüce Allah'a yakınlık mertebesine doğru yönelten kişidir.