Bineceğim gemi karşımdaydı: SS Cabo San Antonio. 1948’de denize indirilmiş, savaş sonrası on binlerce sürgünü Avrupa’ya taşımış eski bir İtalyan gemisi. Bacasından kara dumanlar savurarak iskeleye geceden yanaşmıştı. Hemen yanında ama ters yönde başka bir gemi daha duruyordu: SS Conte Biancamano. Güvertesi, Şili’den, Uruguay’dan, Brezilya’dan kaçırılan yeni sürgünlerle doluydu; kadınlar çocuklarını kucağında sıkı sıkı tutuyor, erkekler sırtlarında eski bavullarla etrafa bakıyordu. Gelenlerin yüzlerinde, buraya bizim de gelirken taşıdığımız aynı ifadeler vardı, gözleri bir başka 1939’un korku dolu izlerini taşıyordu. Darbeler, aynı döngüyü tekrarlıyordu; Franco giderken Pinochet, Stroessner, Bordaberry geliyor, bir kıyı boşalırken öbürü doluyordu. Yoksulluk bitmiyordu; yalnızca gemilerle yer değiştiriyordu. Rüzgâr, iki geminin arasında bir köprü kurmuş, gidenler gelenleri selamlıyordu; sanki tarih, aynı acıyı farklı kıyılara dağıtıyordu.
Bunlar benim için, başka bir gökyüzünden düşmüş, ıslak kanatlı haberlerdi. Hayatım öyle amansız bir varoluş kavgasıyla, öyle bitmek bilmez bir hayatta kalma nöbetiyle doluydu ki, en saf, en çıplak insani duygular bile kapımın eşiğinde durup içeri girmekten çekiniyordu. Sevmek bana lüks değil, imkânsız bir mucize gibi geliyordu; çünkü ben o yıllarda yalnızca nefes almayı, yalnızca sabaha hayatta kalmayı öğrenmiştim. Aşk, başkalarının yaşadığı bir efsaneydi; benimse tek bildiğim, kurşun gibi ağır bir şimdiki zamanla, onun içinden güç bela sıyrılmaktı.
Edebiyat gibi, sinemanın da farklı bir büyüsü olduğunu keşfediyordum ama ikisi birbirinden farklıydı: Edebiyat içime girip ruhuma dokunuyordu, sinema ise ruhumu dışarı çıkarıyordu. İki önemli yaratım, sanki bir gömleğin iki yakasını birbirine birleştirircesine, geçmişle geleceği estetik bir biçimde bağlıyordu.
Üzerine çok şey söylemek istediğim bir roman oldu Uçurum ama daha okumamış olanlar için metni de açık etmek istemiyorum. Serhat Kaya'nın Uçurum'u aslında hemen hemen her insanın yüreğinde