Görülüyor ki, insanın mutlak karşısındaki durumunu İslâm dışında, hiç bir din, hiç bir görüş, tam ve sağlam olarak tesbit edemiyor. Ya tefrite kaçıyorlar, ya ifrata. Yalnız İslâmdır ki, bu dünyayı da öbürüne bağlayarak, insanın ve insanlığın her durumunu hesaba katarak, kötümserliğe düşürmeyen, sorumsuzluk duygusundan da koruyan, tam, gerçek ve doğru bir kader görüş ve inanışını getiriyor.
Sartre, Materyalizm ve Devrim isimli eserinde, komünizmin, kendi öz fikirlerine aykırı olarak, nasıl idealizmin diyalektiğinden yararlandığını çok güçlü olarak anlatır. Komünistler, hiç bir hakikatin mutlak olmadığını iddia ettikleri halde, kendi hakikatlarının(!) niçin mutlak olduğunu açıklayamazlar.
Batı kafası ak-kara denkleminde düşünmeye alışkındır. Din denilen şey "hiyerarşinin bildirdiği/Tanrı'nın iradesine uygun olan" ve "hiyerarşinin reddettiği/şeytanın iradesine uygun olan" biçiminde kategorize olmuştur.
Yorum tekeli olmayan bir din olan İslam'da reform yapılması gerektiğini savunanları muhakkak görmüşsünüzdür. Luther ve Katolik kilisesi kavgasının burjuvazi tarihçilerinden okumuşlardır. Vardıkları sonuç ise şudur: "Batı, Kilise'nin tahakkümünü kırarak aydınlığa ulaştı, o halde biz de Protestanlar gibi olmalıyız, hadi reform yapalım!" Oysa bizde Kilise gibi bir otorite zaten yok, âlimlerimizin yorum tekeli yok; Protestanların metin yorumlama biçimi kaba bir ham softanın okuma şeklinin aynısı, çok daha tahammülsüz ve kısıtlayıcı. Bu entelektüel ezberlerden varılan sonuç nedir? Hiçbir şeyi anlayamamak ve sığ konuşmalarla aydın olduğunu zannetmek.