Muhammed Ali Ulupınar

Binaenaleyh mâlikiyet davasından vazgeç. Kendini mehasin ve kemalâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat'iyyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünki sû'-i ihtiyarınla, sana verilen kemalâtı bile tağyir ediyorsun. Senin hanen hükmünde bulunan cesedin bile emanettir.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
M. Kemal Paşa, 2.10.1934 tarihinde ülkemizi ziyaret eden İsveç veliahdi Gustav Adolf, şu sözlerle bir hoşamedî yapmıştır. Buyurun, okuyunda ne demek istediğini anlarsanız bana da bildirin: "Altes Ruayâl, Bu gece, ulu konuklarımıza, Türkiye'ye uğur getirdiklerini söylerken, duyduğum, tükel özgü bir kıvançtır.
Meselâ 1933 senesinde basılıp ilkokulların beşinci sınıfında okutulan “Tarih” kitabının 24. sahifesinde: “Mehmed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba «Kur’ân» denir. ” 91. sahifesinde ise: "Muhammed, uzun zaman yaptığı tefekkürâtının mahsulü olan âyetleri, lüzum gördükçe halka anlatırdı. ” gibi hezeyanlar mevcuddu.
Bin yıldan beri: “-Elhamdülillâh, müslümanım!” diyerek kendini İslâmî bir hüviyetle tanıtmış olan bir millete: “-Ne mutlu, Türk’üm diyene!..” dayatmacasını, başka türlü izah mümkün müdür?! Hem de “Ne mutlu bana ki, Türk’üm!..” demek varken, ancak “Türk olmayanın hasretini ifade edecek tarzda”, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” yani “diyebilene!” süretinde vârid olan ifade, acaba sırf bir ifâde hatası mıdır?!