Salih Güngör Topaloğlu

Salih Güngör Topaloğlu
@Salihtopaloglu61
Bizi her saat başı şaşırtan küçük kazalara, bize, büyük felaketlere katlanma gücümüzün tam olarak uyumaması icin verilmiş birer alıştırma gözüyle bakılabilir. Gündelik kötü davranışlara, insan ilişkilerindeki küçük sürtüşmelere, anlamsız itişmelere, ötekilerin münasebetsizliklerine dedikoduculuklarına vb. karşı, miğfer giymiş bir Siegfried gibi olmalı, yani onları hiç duymamalı, yüreğimizin içine almamalı ve onlara öfkelenmemeliyiz: tüm bunlardan hiçbirinin bize ulaşmasına izin vermemeli, onları yolun üzerindeki taşlar gibi kendimizden uzaklaştırmalı ve asla düşünüp taşınmalarımıza konu edinmemeliyiz.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Hiç kimse, kendinden fazlasını göremez. Bununla demek istiyorum ki: Herkes başkasında, kendisi olabildiği kadarını görür, çünkü onu ancak kendi zekâsı ölçüsünde kavrayabilir ve anlayabilir. Bu zekâ düşük türden ise, tüm zihinsel yetenekler, en büyükleri bile, onun üzerinde etkide bulunamayacaklar ve o da bu yeteneklerin sahibini algılayamayacak, sadece onun bireyselliğindeki en düşük olanlar, yalnızca kendisiyle ortak olan zayıflıkları, mizaç ve karakter eksikliklerini algılayacaktır. Kendisi için o kişi, bunlardan ibaret olacaktır. Aynı adamın daha yüksek zihinsel yetenekleri, onun gözünde, bir körün gözünde renklerin olabileceği kadar vardırlar. Çünkü, zihin sahibi olmayanın gözüne hiçbir zihin görünmez ve her değerlendirme, değerlendirilenin değeriyle, değerlendirenin bilgi ufkunun bir ürünüdür. İnsanın, konuştuğu her kişinin düzeyine inmesinin, daha önceki her üstünlüğünün ortadan kalkmasının ve hatta bunun için gereken kendini yadsımanın bile farkında olmamasının nedeni budur. Şimdi, insanların çoğunun düpedüz düşük zekâlı ve düşük yetenekli yani kesinlikle seviyesiz olduğunu düşündüğünde; insan, zaman içinde kendisi de (elektriğin dağıtımına benzer bir biçimde) seviyeyi düşürmeden onlarla konuşmasının olanaksız olduğunu görecektir ve zaman "seviyesini düşürmek" deyiminin asıl anlamı ve isabetliliği iyice anlaşılacak, ama yine de, doğasının en düşük bölümüyle iletişim kurabildiği her topluluktan kaçınacaktır. Salaklara ve delilere karşı, aklını kullanmaktan başka bir yolun olmadığı, bunun da onlarla konuşmamak olduğu da görülecektir. İşte o zaman kimi insanlar toplumun içinde, bir baloya gelip de sırf kötürümlerle karşılaşan bir dansçının durumuna düşeceklerdir: Kiminle dans edebilirler ki?
Acı bilincin yoludur ve canlılar kendi bilinçlerine acı yoluyla varırlar. Çünkü kendi bilincinde olmak, kişilik sahibi olmak kendini bilmektir ve kendini dliğer canlılardan farklı hissetmektir. Bu farklılık hissine ise yalnızca çatışmayla, az çok büyük bir acıyla, kendi sınırlarını hissetmekle varılır. Kendinin bilincinde olmak, kendi sınırlarının bilincinde olmaktan ibarettir. Başkaları olmadığımı hissettiğimde kendim olduğumu hissederim; hangi noktaya kadar var olduğumu bilmem ve hissetmem, hangi noktada varlığımın sona erdiğini ve hangi noktadan sonra var olmadığımı bilmemdir. Az veya çok acı çekmeden var olup olunmadığı nasıl bilinir? Acı olmadan nasil iç muhasebesi yaparak yansıtıcı bilince sahip olunur? Kişi zevk alırken kendini, var olduğunu unutur, başkası olur, yabancı olur, yabancılaşır ve ancak acıyla içine kapanır, kendine gelir, kendi olur.
Her şeyi sevmek için, insan veya insanüstü, canlı veya herşeye şefkat duymak için, herşeyi kendi içinde hissetmen, kişiselleştirmen gerekir. Çünkü aşk, sevdiği her şeyi, şefkat duyduğu herşeyi kişiselleştirir. Yalnızca bize benzeyen şeylere şefkat duyarız, yani severiz ve bize ne kadar çok benzerlerse şefkatimiz de o kadar artar ve bize olan benzerliklerini keşfettikçe de aşkımız artar. Belki de kendi kendine artan ve bu benzerlikleri bize gösteren aşktır. Eğer bir gün gökyüzünden kaybolacak olan zavallı yıldıza sevgi ve şefkat beslersem, aşkın, şefkatin bende yıldızın az çok karanlık olan, yalnızca bir yıldız olduğu için ve bir gün yıldız olmayı bırakacağı için acı veren bir bilinci olduğunu hissetirmesindendir. Zira her bilinç, ölüm ve acı bilincidir. Bilinç, conscientia, bilgi birliğidir, his birliğidir ve his birliği ise acı birliğidir.
Kişinin kendine karşı hissettiği ruhani aşka, kişinin kendine gösterdiği şefkate belki bencillik denilebilir, fakat bu bilindik bencillikle taban tabana zıttır. Çünkü kendine karsi beslediğin bu aşk ve șefkat, doğmadan önce var olmadığn gibi öldükten sonra da var olmayacağından; bu kuvvetli çaresizlik şefkate, yani tüm hemcinslerine ve görünürde kardeş olduğun hiçlikten hiçliğe gelip geçen, sonsuz ve ebedi karanlıklarda bir anlığına parlayan kişilere karsı sevgiye dönüşür. Hemcinslerin olan diğer insanlar, sana en yakın olan birlikte yaşadıklarından başlayarak yaşayan herkese ve hatta yaşamasa da var olan herkese şefkat göstereceksin. Şu yukarıda gece boyunca parlayan uzak yıldız bir gün sönecek, toz olacak, parlamayı ve var olmayı bırakacak ve aynı şey tüm bu yıldızlı gökyüzünün başına gelecek. Zavallı gökyüzü!