Salman Ferzelıyev

Wilder Penfield’ın da bu hususta Montreal’de çalışmaları var ve biz de bu konuyla ilgili ameliyatlar yapıyoruz. Diyelim ki hastada tümör var, tümörü çıkartmamız gerekiyor, beşte birini çıkartıyoruz, normalde hafızasının kaybolması lazım ama kaybolmuyor! O zaman diyoruz ki bu hafıza kavramı yanlış. Hafıza, beynin her yerine kaydoluyor. Her şey, her yere kaydoluyor! Bakın, yine nereye geliyoruz: “Her şeyde, her şeyden bir parça var! ”
Reklam
Bugünkü bilgilerimiz ışığında, Dopamin maddesinin vücuttaki eksikliğinin Parkinson (titreme) hastalığına yol açtığını biliyoruz. Bugün dopamin salgılayan hücreleri başka bir yerden alıp aktarmak mümkün.
Bilim çok ilerledi, şimdilerde kök hücre de yapabiliyoruz. Mezenkimal hücreyi alıyoruz, onu istediğimiz yöne yönlendiriyoruz ve orada ana hücre oluyor. Dopamin hücresi ol diyorsak dopamin, karaciğer hücresi ol diyorsak karaciğer hücresi oluyor. Eskiden somatik hücrelerden yaparken bugün mezenkimal hücreden hatta ciltten bile yapabiliyoruz bunu. Mesela bize kalp hücresi mi lazım, kök hücreyi yönlendirmeden önce onu kalp hücresi hâline getiriyoruz. Omurilik felcinde de omurilik hücresi yapıyoruz ama insanda şu anda bunu yapmak mümkün olmasa da farelerde yapılıyor ve felç olan fareler yürüyor. Nitekim bugün ne eksikse onu kök hücreyle oluşturabiliyoruz.
Higgs65, atom altı parçacıklarından bozonları buluyor; “Tanrı’nın Belası Parçacık” diyor ona. Niye Tan-rı’nın belası parçacık hatta “karanlık madde, karanlık dalga” diyor biliyor musunuz? Çünkü Newton fiziğine göre bir madde yoktan var edilemez, vardan da yok olamaz. Ama bu bozonlara bakıyoruz bir yerde var, öteki yerde yok. Özellikle Thomas Young’ın 1874’te geliştirdiği “Çift Yarık” deneyini daha sonra Lanza bugün bize gösteriyor. Bir yarıktan ışığı gönderdiğiniz zaman parçacıklar karşı levhada tek bir çizgi oluşturuyor, iki tane gönderdiğiniz zaman da iki çizgi oluşması gerekirken birçok çizgi oluşuyor yani dalga kesişimi oluyor. Onun için biz maddeyi anlayamadığımızdan “karanlık” diyoruz, “karanlık madde” diyoruz. Bu sebeplerle “Tanrı’nın Belası Parçacık” adı veriliyor ve gerçekten bu parçacığı anlamakta güçlük çekiyoruz.
“Laniakea” 500 milyon ışık yılı çapında olan bir uzay galaksi sisteminin içerisinde, uzayın içerisinde var olan gezegenler, galaksiler ve yıldızlar arasında bir bağın olduğunu ortaya koydu. Bunu Seth Lloyd, Jürgen Sch-midhuber ve Henry Markram ile birlikte çalıştıkları si-mülasyonlarda yaptılar ve evrenin arkasında başka bir büyük akıl vardır, diyorlar. Buna Laniakea diyoruz. Bir anlamda Allah’ın varlığını ispat ediyorlar. Johnjoe Mc-Fadden ve Jim Al-Khalili de “Kuantum Sınırında Hayat” adlı eserinde bundan bahsediyorlar. Bu yıldızlar ve gezegenler kendi aralarında bir bağlantı içerisindeler, i 85 tıpkı beyindeki bağlantılar gibi. Teleskopla uzaya baktığımızda görmüş olduğumuz görüntü, mikroskop altında nöronlara baktığımız zamandaki görüntüyle aynıdır. Yani ikisi de aynı! Beyin de aynı şekilde çalışıyor: Nöronlar arasındaki bağlantı, iki üzeri en az iki yüz milyar. Yüz milyardı bundan önce, bugün iki yüz milyar, belki yarın üç yüz diyeceğiz. Milyarlarca, yüz milyarlarca işlem yapılıyor ve buna “Konnektom” diyoruz. R. Brent Tully 2014’te “The Cluster of Galaxies” makalesinde, beyindeki nöronlar arasındaki iletişim ve istişare sistemini anlattı. Her biri bir beyin gibi çalışan, yüz milyardan fazla nöron ve onlara hizmet eden, o nöronların istişaresine katıldığı bir trilyonu aşkın Glia (lojistik hizmetkâr, destek) hücresi vardır. “Laniakea ve Konnektom.” Bu ikisi arasında müthiş bir bağlantı var!
Reklam