Ahmet Korkut

Yaşatmak mı Kusurlu, Yok Etmek mi Mükemmel?
İnsanoğlu doğduğu andan itibaren hayatta kalmaya programlıydı. İlk nefes, aslında ilk direnişti. Soğuğa karşı titreyen bir bedenin, karanlığa karşı korkuyla büyüyen bir bilincin direnişi. Mağaraların gölgesinde ateşi bulan ellerle başladı bu hikâye; toprağı ehlileştiren sabırla, suyu yönlendiren akılla devam etti. Açlıkla savaşırken tarımı, karanlıkla mücadele ederken ışığı, hastalıkla boğuşurken tıbbı icat ettik. Her adımda ölümün karşısına yeni bir araç, yeni bir umut, yeni bir bilgi koyduk. Simyacılar ölümsüzlük iksirini ararken aslında korkunun kimyasını çözmeye çalışıyordu. Felsefe taşını bulmak demek, çürümeyi durdurmak demekti. Hekimler kalbi durmasın diye nabzın sesine kulak verdi; damarların içindeki akışı anlamaya çalıştı. Bilim ilerledikçe ömür uzadı. İnsan, toprağa daha geç düşmeye başladı. Ama burada ince bir kırılma vardı: Hayatta kalmakla yaşamak arasındaki fark, fark edilmeden silikleşmeye başladı. Bedenlerimiz daha uzun süre ayakta kalıyordu; fakat ruhlarımız aynı oranda güçlenmiyordu. Adalet üretmek için kurulan sistemler zamanla eşitsizliği büyüttü. Güvenlik için çizilen sınırlar korkuyu besledi. Doğayla uyum içinde yaşamayı öğretecek kadar zekiydik; ama o zekâyı doğaya hükmetmek için kullandık. İyilik kavramı dillerde çoğaldı, fakat gündelik hayatta seyrekleşti. Sanki insanlık, bedeni yaşatmak uğruna ruhu gözden çıkaran bir medeniyet kurdu. Kalpler atıyor, makineler çalışıyor, şehirler büyüyor; fakat merhamet yoruluyor, vicdan inceliyor, anlam susuyor. Ruhun ölümü sessizdir; istatistiklere girmez, raporlanmaz, manşet olmaz. Ama bir toplumun ruhu öldüğünde, bedenlerin uzun yaşamasının bir ağırlığı kalmaz. İşte tam burada aklın içine sızan o rahatsız edici soru beliriyor: Eğer bütün bu zekâ, bütün bu disiplin, bütün bu örgütlenme yaşatmak için değil
Duygu ve Düşünce
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Yok olasım var; Ne geçmişte bir izim kalsın, Ne şimdi bir gölgem, Ne de gelecekte bir adım.
Duygu ve Düşünce
Kendini bulamayan bir ruh, umarsızca nefes alıyordu; içinde ne umut vardı, ne iştah, ne de tutunacağı bir amaç.
Duygu ve Düşünce
Düşüncelerim beni temsil eder; kimliğimdir, varoluşumdur. Düşünceden doğan eylemlerim ise benim gerçek benliğimin ta kendisidir.
Duygu ve Düşünce
Bir Toplum Kendini Böyle Tüketir
Bu ülkede hayat, çocukken başlar ama umut her zaman çocuk kalmaz. Bir çocuğun gözlerine baktığınızda her şeyi görürsünüz: merakı, güveni, yarına dair sessiz inancını. Ama bazı gözler, daha büyümeden yorulur. Çünkü bu düzen, herkese aynı mesafeden yaklaşmaz. Biz farkına bile varmadan bir yolun içine sokuluruz. Adına eğitim denir. Oysa eğitim yalnızca sınıflar, kitaplar, sınavlar değildir. Eğitim; bir toplumun insana verdiği değerin açık ilanıdır. Ve bugün bu ilanda ciddi eksikler vardır. Çocuklar aynı kapıdan girmez hayata. Kimi okula aç gider, kimi yalnız. Kimi defterini sayar, kimi derdini. Kimi destekle büyür, kimi hayatta kalmaya çalışarak. Sonra hepsini aynı sıraya oturturuz. Aynı sınavı, aynı beklentiyi, aynı geleceği dayatırız. Bu eşitlik değildir. Bu, görmezden gelmenin sistemleşmiş hâlidir. Okulda doğru anlatılır, hayatta başka türlü yaşanır. Sınıfta empati öğretilir, koridorda güç konuşur. İyilik anlatılır, kurnazlık ödüllendirilir. Çocuk bu çelişkiyi fark eder. Ve çok erken yaşta şunu öğrenir: “Söylenenle yapılan aynı değil.” İşte kırılma tam burada başlar. Yıllar geçer. İnsan hayatının en verimli çağlarını okul duvarları arasında bırakır. Ailesinden çok sırasına, öğretmeninden çok müfredata maruz kalır. Ama sistem, bireyi tanımakla ilgilenmez. O, uyum ister. Sorgulamayan, bekleyen, susan bireyler ister. Farklı olan törpülenir. Yavaş olan elenir. Soru soran etiketlenir. Bu bir eğitim değildir; bu, sessiz bir elemedir. Sonra gençlik gelir. Umutla üniversiteye bakılır. Ama karşılık hayal kırıklığıdır. Diplomalı işsizler çoğalır. Alanı dışında çalışanlar sıradanlaşır. Yıllarını veren insanlar, emeğinin karşılığını alamaz. Ve gençler sorar: “Bu kadar emek neden?” Bu soruya verilen cevaplar ikna edici değildir. Bir yanda emeksiz başarı hikâyeleri parlatılır. Bir
Duygu ve Düşünce