Bu ülkede hayat, çocukken başlar ama umut her zaman çocuk kalmaz.
Bir çocuğun gözlerine baktığınızda her şeyi görürsünüz: merakı, güveni, yarına dair sessiz inancını. Ama bazı gözler, daha büyümeden yorulur. Çünkü bu düzen, herkese aynı mesafeden yaklaşmaz.
Biz farkına bile varmadan bir yolun içine sokuluruz. Adına eğitim denir. Oysa eğitim yalnızca sınıflar, kitaplar, sınavlar değildir. Eğitim; bir toplumun insana verdiği değerin açık ilanıdır. Ve bugün bu ilanda ciddi eksikler vardır.
Çocuklar aynı kapıdan girmez hayata.
Kimi okula aç gider, kimi yalnız.
Kimi defterini sayar, kimi derdini.
Kimi destekle büyür, kimi hayatta kalmaya çalışarak.
Sonra hepsini aynı sıraya oturturuz. Aynı sınavı, aynı beklentiyi, aynı geleceği dayatırız. Bu eşitlik değildir. Bu, görmezden gelmenin sistemleşmiş hâlidir.
Okulda doğru anlatılır, hayatta başka türlü yaşanır.
Sınıfta empati öğretilir, koridorda güç konuşur.
İyilik anlatılır, kurnazlık ödüllendirilir.
Çocuk bu çelişkiyi fark eder. Ve çok erken yaşta şunu öğrenir: “Söylenenle yapılan aynı değil.”
İşte kırılma tam burada başlar.
Yıllar geçer. İnsan hayatının en verimli çağlarını okul duvarları arasında bırakır. Ailesinden çok sırasına, öğretmeninden çok müfredata maruz kalır. Ama sistem, bireyi tanımakla ilgilenmez. O, uyum ister. Sorgulamayan, bekleyen, susan bireyler ister.
Farklı olan törpülenir.
Yavaş olan elenir.
Soru soran etiketlenir.
Bu bir eğitim değildir; bu, sessiz bir elemedir.
Sonra gençlik gelir. Umutla üniversiteye bakılır. Ama karşılık hayal kırıklığıdır. Diplomalı işsizler çoğalır. Alanı dışında çalışanlar sıradanlaşır. Yıllarını veren insanlar, emeğinin karşılığını alamaz.
Ve gençler sorar:
“Bu kadar emek neden?”
Bu soruya verilen cevaplar ikna edici değildir.
Bir yanda emeksiz başarı hikâyeleri parlatılır.
Bir