Evet. Bir iç dökmeye ihtiyaç var bu aralar. Kasım'ın ilk iki günü kendimle geçirdim. İlk günü dışarıda, sosyal yönümle sohbet halindeydim. Yapmayı sevdiğim şeyleri yaptım. Kitapçıları gezdim, ferah bir mekanda kahve içip yemek yedim, komedi bir tiyatro göstersi izledim. Dostlarla ve ailemle konuştum. İyi geldi. Son zamanlarda buna ihtiyacım vardı. Kendiyle vakit geçiremeyen ve mutlu olamayan birisi başkasını mutlu edemez. İkinci gün evimin sessiz sakinidiydim, bolca düşünen türden. Bu haftayı düşündüm: En değerlilerimden birine önce kırıldım, sonra ise onu kırdım. Neyseki toparladım. Sevdiğini kırmanın bir geri tepkisi var ki adamı içten çökertiyor. Kimse üzmesin diye gözün gibi koruduğun adamı sen kendin üzüyorsun. Daha ilginç olan ise bu tepkilere ve sebeplere dair kafa yorunca ortaya çıkan kabul edilmemiş duygular. Tecrübesizlikle birleşince bu hata görülen duygular büyük bir utanç hissine gebe oluyorlar. Ve savaş başlıyor. Başlasındı, alışkınım ben. Kendimi avutmayı ya da kandırmayı uzun süre önce bıraktım. Kazanmadan bırakmam, kendimi zihnin o farkında olmadan oluşturulmuş ama artık bilincinde olduğum, zifiri karanlığına hapsetmem. Öyle de oldu. Kazandım, aştım. Ve o değerlimden "iyiyiz" mesajını aldım. Bir kelime değil bu sadece; içinde, parlayan gözlerle samimi gülümsemesi yatıyor. Bilen için görmesi zor değil. Sahi bilen için zor olan şey ne ki? Ego mu, en değerli kendini görmek mi, yoksa toplumun klasikleşmiş rolleri mi? Normlar yine sinirlerimi bozuyor. Bu normlara uydum bu hafta ve bu bana göre değil. Ruhsuz tipler gibi hissediyorum, o sıradan sadece olmuş olsun diye hareket edenler gibi. Ve ruhum, o özenle beslediğim ruhum huzursuzlanmaya başlıyor. Bir yerde patlayıp geri çekileceğim biliyorum. Bazen direnmek ağır geliyor, rayına oturmuş mutlu giden hayatım