"Evet, şaşkınlık, acı, üzüntü, pişmanlık, isyan ve öfke duyuyordum. Ruh halim anbean değişiyor, hızla birinden ötekine geçiyordum. Sonra bitti, birdenbire, o büyük çarpıntı, o sonuçsuz hesaplaşma, o derin düşünceler, o kendini yiyip bitirmeler birden sona erdi. Bir sabah yataktan çıkmak istemedim. Her zamanki gibi gözlerimi açtım, penceredeki ışığı gördüm, sokaktan gelen sesleri duydum ama kalkamadım. Adına hayat denilen bu saçmalıklar dünyasının bir parçası olmak bana anlamsız geldi. Yatakta kalmayı seçtim. Yatakta değil aslında, o kuyuda kalmayı. Gerçekten de bir kuyu vardı. Acayip bir şey çocuklar, karanlık değil, saydam duvarlarla çevrili, sanki sonsuzluğa inen derin bir çukur. İçinde ne çürümüş bir su birikintisi, ne rengini yitirmiş yosunlar ne de küf kokusu olan dipsiz bir derinlik. Ama dışarıdaki dünya bu dipsiz kuyudan daha renksiz, daha tatsız, daha anlamsız olmalıydı ki bilinçaltım buradan kurtulmayı reddediyordu. Fiziksel hiçbir acı yok gibiydi ama vardı, hem de katmerlisi. Nasıl anlatsam, hayatın kendisi iç içe geçmiş felaketlerden oluşan devasa bir acıya dönüşmüştü. Bu acı o kadar yoğundu ki artık hiçbir şey hissedemiyordum. Sadece kocaman bir hiçlik. Umarım hiçbir zaman bunu yaşamazsınız. Korkunçtu gerçekten korkunçtu."