Eleştirel düşüncenin bastırılması genellikle erken başlar. Örneğin beş yaşındaki bir kız çocuğu, annesinin sürekli olarak sevgiden ve dostluktan bahsetmesine karşın aslında soğuk ve bencil olduğunu somut olarak anlayarak ya da daha kaba bir şekilde, annesinin durmadan değerli ahlak ölçütlerinden söz etmesine karşın, bir başka erkekle serüven yaşadığını fark ederek içtenlikli davranmadığını görür. Çocuk bu tutarsızlığı hisseder. Adalet ve hakikat duygusu incinmiştir, ama gene de, herhangi bir eleştiriye izin vermeyen anneye bağımlı olduğundan ve diyelim, güvenemeyeceği zayıf bir babası bulunduğundan, çocuk, eleştirel sağduyusunu bastırmak zorunda kalır. Kısa bir süre sonra annesinin ikiyüzlülüğü ya da sadakatsizliğini fark etmez hale gelir. Eleştirel düşünceyi canlı tutmak hem yararsız hem de tehlikeli göründüğünden, çocuk, bu yetisini yitirecektir. Öte yanda, kendisini annesinin içten ve saygın olduğuna ve ana babasının mutlu bir evliliği bulunduğuna inanmak zorunda bırakan kültür kalıbının etkisi altında, bu fikri, kendi fikriymiş gibi kabullenmeye hazır olacaktır.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Amerika'da ortalama bireyin korku ve önemsizlik duygusuyla ne ölçüde doldurulmuş olduğu, en çarpıcı anlatımını, Mickey Mouse filmlerinin herkes tarafından sevildiği olgusunda bulmaktadır. Bu filmlerde -pek çok çeşitlenmeyle- şu tema işleniyor: küçük bir şey kendini öldürme ya da yutmakla tehdit eden, yenilmez ölçüde güçlü bir şey tarafından kovalanıyor. Küçük şey kaçıyor ve sonunda düşmanına zarar vermeyi bile başararak kurtuluyor. Kendi coşkusal yaşamlarında buna çok yakın bir şeye dokunmasaydı, insanlar, bu tek temanın binbir çeşitlemesini sürekli olarak izlemeye hazır olamazlardı. Bu durumda güçlü düşman tarafından korkutulan küçük şey, izleyicinin ta kendisi olsa gerektir; o böyle hissediyor, kendi konumunu böyle bu durumla özdeşleştiriyor demektir. Ama elbet, mutlu son olmazsa film çekici olmayacaktır. İzleyici, fim boyunca kendi korku ve küçüklük duygularını yaşamakta, sonunda her şeye karşın kurtulduğu hatta, güçlüyü alt ettiği duygusuyla rahatlamaktadır. Ne var ki birey kurtuluşu çoğu kez kaçmakta ve canavarın kendisini yakalamasını olanaksız kılan rastlantılarda bulacaktır - işte "mutlu son" un en önemli ve en acıklı bölümü de budur.
Ancak, insanoğlunun özgürlüğün eski düşmanlarından kendini kurtarmasına karşın, farklı türden yeni düşmanların, temelde dışsal kısıtlama oluşturmayan ancak kişilik özgürlüğünün tam olarak gerçekleşmesi yolunu tıkayan içsel etmenlerden oluşan düşmanların ortaya çıktığı olgusunu yeterince kavramayı başaramıyoruz.
...
başka bir örnek seçmek gerekirse, konuşma özgürlüğünün, özgürlüğün zafer yürüyüşündeki son adım olduğunu sanıyoruz. Konuşma özgürlüğünün, eski kısıtlamalara karşı savaşta önemli bir zafer olmasına karşın, çağdaş insanın kendi düşündüğü ve söylediği şeylerin çoğunun, herkesin düşündüğü ve söylediği şeyler olduğunu, günümüz insanının bu duruma geldiğini unutuyoruz; kendi düşüncelerinin dile getirilmesi işine kimsenin karışamayacağı savına anlam kazandıracak tek şey olan özgün düşünme -yani kendisi adına düşünme- yetisini kazanamadığını unutuyoruz.
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
|Ataol Behramoğlu