Arkadaşım hangi felâketin beni bu hale getirdiğini sormuyordu. Hayat böyleydi. İnsanlar ayrı ayrı yollara dağılırlardı. Kiminin tuttuğu yol insanı bu Cevdet gibi, muvaffakiyete götürür. Kimininki de benim vardığım şahikaya çıkarırdı. Bu bir tarih, tesadüf meselesiydi. Niçinini, nasılını sormak beyhudeydi.
Kalbim kızgın demirle dağlanarak duygusunu kaybetmiş gibi hiçbir şey hissetmiyorum. Sade çocuklarım Feriha ile Zehra… Onların sevgisini de yüreğimden söküp atabilseydim… Fakat galiba buna imkan olmayacak. Kalbim çarptığı müddetçe bu damar böyle durmadan sızlayıp duracak.
Zaten İstanbul’da toprak olmuş bir iki sevdiğinin hatırasından başka ne bırakıyordu ki? Yalnız bir insan için yer değiştirmenin büyük bir ehemmiyeti olamazdı.
Yazlarla ne yapacağımı bilmiyorum, onlar babamla, annemle, evle ve bahçeyle ilintiliydi, durmadan ortaya çıkan tüm anılarla ne yapacağımı bilmiyorum, geçmişle ne yapacağımı bilmiyorum, gelecekteki günlerle ne yapacağımı da. Babamın kıyafetleriyle ne yapacağını bilmeyen ve onları hâlâ her hafta yıkayan annemle ne yapacağımı bilmiyorum. Onu hâlâ bekleyen ve sonuna dek bekleyecek olan köpeği Cako ile ne yapacağımı bilmiyorum.
Gelmekte olan baharın verdiği hüzün – diktiği her şey o zaman baş gösterecek ama o onları göremeyecek.
Torunlarının tıpkı kendisi gibi uzun boylu olacağı ama onun yanlarında olmayacağı gerçeğinin verdiği hüzün.
Bir gün merakla beklediği büyük büyük torunları gelecek, ama onlar onu hatırlamayacak, o da karşılarında onları eğlendirmek için ip atlamayacak. İki-üç yıl önce diktiği kiraz ağacının şimdi ilk defa meyve verecek olmasının verdiği hüzün.
Hüznün ağacı tam da gelecekte çiçek açacak, meyveye duracak ve dallanıp budaklanacak.
Ölüm sensiz olgunlaşan bir kiraz ağacıdır.