Bu hiç sevmediğim kişilik etimin üzerine çirkin bir deri gibi yapışıyor ve biraz sonra, onlarla birlikteyken ben kendimin değil bu kişinin sözlerini söylerken yakalıyordum kendimi.
Gece yarısı bütün kalabalıktan ve onların, (cuma vaazını veren imamın, öğretmenlerin, halamım, babamın, amcamın, politikacıların, hepsinin) 'hayat' diyerek içine iyice gömülmemi, gömülmemizi istedikleri o iğrenç kargaşanın çamurundan uzakta oturmaktan ne kadar memnun olduğumu o zaman sezdim!
Onların tatsız ve yavan masallarını değil de, kendi hayallerimin bahçesinde gezinmekten öyle mutluydum ki...
Koltuktan sehpaya uzanan ince bacaklarıma, zavallı ayaklarıma bile sevgiyle bakıyor, dumanını tavana üflediğim sigarayı ağzıma getirip götüren beceriksiz ve çirkin elimi bile hoşgörüyle süzüyordum.
Kırk yılın tekinde kendim olabilmiştim, kırk yılın tekinde kendim olabildiğim için, kendimi sevebilmiştim!
Kendim olamazsam onların olmamı istedikleri biri oluyorum ve onların olmamı istedikleri o insana hiç katlanamıyorum ve onların olmamı istedikleri o dayanılmaz kişi olacağıma hiçbir şey olmayayım ya da hiç olmayayım daha iyi, diye düşünüyordum.