Eskiden masum bir fikrim vardı: Sanırdım ki herhangi bir fenalık ruhumuzu baştan başa kirletir onda hiçbir temiz nokta bırakmaz. Halbuki hakikatte her zaman böyle olmuyor, maddi sukutların(düşüş) manevi sukutlardan bir farkı var: Mesela bir uçuruma düşen insan paramparça olup ölüyor fakat manen düşen insanın bazen yalnız bir tarafı zedeleniyor, öte tarafları tamamiyle salim kalabiliyor; fahişeler görüyorsunuz ki aile muhabbetini hiç kaybetmemiş; katiller görüyorsunuz ki samimi surette seviyor, acıyor, yardım ediyor…
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ben zannediyordum ki ömürlerimizin teknesini istedigimiz sahile götürmek için yalnız onun dümenini ele almak kâfidir...
Şimdi anlıyorum ki değilmiş. Yollar görünmez kayalarla doluymuş...
Onlara çarpmamak lazımmış... Daha fenası gizli
cereyanlar varmış ki insan onlara kapıldığı zaman yolun değiştiğini, gittikçe uzaklaştığını fark edemezmiş... Ta ki kendisini başka sahillere düşmüş görünceye kadar..
Evet, dibi görünmeyen kuyulara atılan taş nasıl çıkardığı sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi, insanlığımızın derecesini öğretir...
Fikrimce yalnız doğruluk hastalığı, bir hak ve hakikat meselesi etrafında toplanmak kabiliyeti bir cemiyeti mesut etmeye kâfi gelemez... Bunun için acımak, birbirimizin feryadını, iniltisini duyabilmek de lazım!..