— Hayır, bu değildir.
— Değil mi? Nesi eksik? Düşün bir kere. Bir tek solgun, üzgün çehre görmeyeceksin; hiçbir derdin olmayacak, ne Danıştay davaları, ne borsa, ne şirket, ne rapor, ne bakan, ne rütbe, ne terfi... Bütün konuşmalar candan olacak. Evden taşınma derdin olmayacak... Yalnız bu nelere değmez! Bir de buna hayat değil diyorsun.
— Değil, kardeşim, değil.
— Nedir, öyleyse?
Ştoltz bir düşündü, bu hayata bir isim aradı:
— Bu... bir çeşit Oblomovluktur, dedi.
— Ama bu hayatta sevmediğin şey ne? Onu söyle.
— Her şey; durmadan öteye beriye koşmalar, küçük ihtiras oyunları, hele de açgözlülükler, rekabetler, dedikodular, birbirine çelme atmalar, birbirini tepeden tırnağa süzmeler. Konuşmalarını dinledikçe insan budalalaşıyor.
“Tarih ona yalnızca insanlığın ne kadar zavallı olduğunu öğretmişti.
Bir dönemde insanlık felaketlere uğruyor, mutluluğunu yitiriyordu; sonra bütün gücüyle çalışıp çabalamaya koyuluyor, iyi günlere kavuşmak için türlü cefalara katlanıyordu. Nihayet tarihin bir döneminde insanlık rahata kavuşacak gibi oluyor; artık tarihin kendisi de rahat edecek, diyorsunuz.
Nerede?
Tekrar işler bozuluyor; her şeyin altı üstüne geliyor; insanoğlu yeniden çalışıp çabalamaya başlıyordu...
...her şey durmadan bitip yeniden başlıyordu.”