Kişinin, soyut bir "yaşamın anlamı" arayışına girmemesi gerekir. Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcayacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşam tekrarlanabilir. Bu nedenle herkesin işi, bunu yürütmeye yönelik özel fırsatları kadar eşsizdir.
Bir benzetme yapacak olursak, bir insanın acı çekmesi, boş bir odadaki gazın davranışına benzer. Boş bir odaya belli bir miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Ne kadar küçük veya büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine yayılır.
Yıldırım aslında kim olduğunu, nasıl bir adam olduğunu, neyi gerçekten sevip neyi sevmediğini, karakterinin nasıl olduğunu, mizacının ne olduğunu, alışkanlıklarını, tutkunlarını, sevdiklerini, sevmediklerini otuz dört yaşından sonra sorgulamaya başlıyor ki bu süreç hala devam ediyor onun için. Kabul edelim ki hiç kolay değil. Kendine yabancı büyümüş, kim olduğundan bir türlü emin olamayan genç bir adam o hala.
Hayatta kalıplar var. Ritimler. Bir hayatta kendimizi köşeye kısılmış hissettiğimizde, hüznün, trajedinin, başarısızlığın ya da korkunun, tek bir varoluşun ürünü olduğunu düşünmek çok kolay. Yalnızca yaşamanın değil, belli bir şekilde yaşamanın sonucu olduğunu düşünmek. Acıya karşı bağışıklık kazanmamızı sağlayacak bir yaşam tarzı olmadığını anlasak, her şey çok daha kolay olurdu. Mutluluğun doğasında acının da olduğunu. Biri olmadan öbürünün olamayacağını. Hiçbir hayatta sonsuza kadar saf bir mutluluk içinde olamayız. Öyle bir hayat olabileceğini düşünmek ancak yaşadığımız hayattaki mutsuzluğumuzu büyütmeye yarar.