Yazar, anneliği o alışılagelmiş kutsal ve pembe bulutların arasından çekip çıkararak, onu uykusuzlukla sınanan vahşi, klostrofobik ve sarsıcı bir "hayatta kalma mücadelesi" olarak tanımlar. Kitap; bir kadının anne olduktan sonra kendi kimliğinin yıkılışını, eşinden beklediği desteği göremeyişini,toplumdan izole edilişini ve bebeğine duyduğu devasa aşk ile bu sürecin getirdiği boğucu öfke arasındaki o ince çizgide yürüyüşünü anlatır. Yazarın vermek istediği asıl mesaj; anneliğin sadece şefkat dolu bir görev değil, kadının içindeki "eski benliğin" yasını tuttuğu, görünmez emekle örülü ve her an tetikte beklemeyi gerektiren ağır bir varoluşsal savaş olduğudur.