“Tehdit eden” bir gökyüzünden, “tedirgin” bir denizden, çizilmeye “direnen” elmaslardan, geçen bir gökcismini “cezbeden” Dünya'dan yahut “uyarılan” bir atomdan söz ettiğimizde de yine bir tür animist dünya görüşüne kapılıyoruz. Somutlaştırıyoruz. Düşüncemizdeki çok eski bir katman, cansız Doğa'ya yaşam, tutku ve sağduyu bahşediyor.
EVRENİN MERKEZİNDEKİ KONUMUMUZDAN vazgeçmemiz yönündeki diğer birçok fikir, kısmen benzer nedenlerden ötürü dirençle karşılaştı. Bizler yaptıklarımızla değil de, doğuştan, yani sırf insan olduğumuz ve Dünyada doğduğumuz için hak ettiğimiz ayrıcalıklar istiyoruz sanki Buna antroposentrik - “insan merkezli”- bir kibir diyebiliriz.
Dünyalar ölçeğinde -yıldızlardan ya da galaksilerden söz etmeye hiç gerek yok- insanlar önemsizdir, kayalardan ve metallerden oluşmuş, sıradan ve ıssız bir kütlenin üzerindeki ince bir yaşam tabakasıdır.