Yani psikolojik sorunu hiçbir meslek örtmeye yetmezken, biz birilerine güvenmeye zorladık onu. Doğduğunda anne-babaya güven; okulda öğretmene, hastalandığında doktora, evlendiğinde kocana... Hep uğraştık; dudaklarını sıkıca kapayıp inanmamaya zorladık kendimizi ta ki o tabanca, kurşunu özgür bırakıncaya dek... Zaten hep o anda gelir akıl başa, onu anlamadım dersin. Yokuş aşağı yuvarlanır ruhun kaybettiğinin peşinden koşmaya başlarsın. Pankartlar yenilenir, bir isim daha eklenir yitirilenlerin yanına. Yine ve yeniden başlar eylemler, tam da kaldığı yerden. Köşe yazıları sıralanır, haberlerde üç gün art arda çıkarsın, ölümün tartışılır, tecavüze kurban gidişinle ilgili sosyal paylaşım alanlarında fotoğrafların dolaşır boy boy, poz poz ve sonra unutulursun! Tecavüze uğramış olmak ayıp(!) bir şeymiş gibi kimseye söylemezsin; söylesen dahi inandırmaya çalıştığın kişilerle uğraşırken bulursun kendini. Çünkü adı batası dünyada kadın olmak, yok sayılmak anlamına gelir. Yaşadığın acıları bile usûlüne uygun saklamak zorunda kalırsın. Bu hayat, seni bir ardiye olarak görür ve kendini kemirinceye kadar o seni rahat bırakmaz. Bir gün o kararı verirsin. Kulakları sağır olmuş kişilere bağırıp çağırırken seni duymadıklarını fark ettiğinde yaparsın bunu.
Bir intihara karar vermek her zaman iç bunaltıcı diye düşünmezsin. Yaşın, ideallerin umurunda bile değildir. Çekersin tetiği. Tecavüzü kadının etine bağlayanların zihninde hiçbir şey iken, medyanın gündelik ritüeli olursun.
Giderken o son nabız atışında, “susmayın!” dediğin halde her gece ışıkları kapatılan holde tek başına kalırsın.
Çiçek kokuları ile çocukluğun ardından ağlar ve yıkılır zeminden sarsılan odan.