E

Bileklerimden sızan mürekkep bu kez beyaz sayfalara değil, kürsülerin cilalı yüzlerine bulaşıyor. Her kelime, ağzını açtığında çoğalan bir yalanın yankısı; her suskunluk, alkışlarla kutsanan bir ihanet. Parmak uçlarımda taşıdığım karanlık, meydanlarda dağıtılan vaatlerden daha dürüst artık. İsimler eklediler önümüze unvanlar, Bir yasa doğuyor her gün, kendi halkını boğmak için büyütülen bir canavar gibi. Ve her madde, biraz daha eksiltiyor insanın kendi sesine olan inancını. Gömülemeyen mezarlar artık sokak aralarında değil; televizyon ışıklarında, nutukların arasında çürüyor. Dualar bile taraf tutuyor burada. İlahiler, iktidarın diline çevrilmiş birer emir artık. Ve biz, inandığımız şeyleri değil; korktuğumuz şeyleri tekrar ediyoruz. Bir taş daha vuruluyor çana duymayan kalmadı ama işiten yok. Kavgadan kaçanların yazdığı tarih, kahramanlık diye okutuluyor çocuklara. Bir dervişin zikrinden koparılan hakikat, kanun maddesi yapılmış: düşünmek suç, hatırlamak tehlikeli, sormak yasak. Ve ben, bütün bu yasakların ortasında, ağzımda gevelediğim hakikatin tadını tükürüyorum. Bir selam yolluyorum buradan, uyumsuzluğun en saf hâline. Çünkü düzen dedikleri şey, sadece daha iyi organize edilmiş bir çürüme. Girdaplı bir denizin kıyısında, birbirini yiyen köpek balıkları gibi; iktidar, kendi açlığını kutsuyor. Bu evrenin sahibini yazacak kadar mürekkebi olan insan, neden kendi halkının hikâyesini yarıda bırakır? Belki de sorun mürekkepte değil; onu tutan ellerin titremesinde. Anlayan için bu bile yeter. Ama burada anlam, en hızlı terk edilen mevzi. Ve geriye sadece, anlamadığını alkışlayan kalabalıkların uğultusu kalıyor.
1000Kitap
E
Panoptikon yıkılmadı, içimize taşındı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bileklerimden sızan mürekkep bu kez beyaz sayfalara değil, kürsülerin cilalı yüzlerine bulaşıyor. Her kelime, ağzını açtığında çoğalan bir yalanın yankısı; her suskunluk, alkışlarla kutsanan bir ihanet. Parmak uçlarımda taşıdığım karanlık, meydanlarda dağıtılan vaatlerden daha dürüst artık. İsimler eklediler önümüze unvanlar, Bir yasa doğuyor her gün, kendi halkını boğmak için büyütülen bir canavar gibi. Ve her madde, biraz daha eksiltiyor insanın kendi sesine olan inancını. Gömülemeyen mezarlar artık sokak aralarında değil; televizyon ışıklarında, nutukların arasında çürüyor. Dualar bile taraf tutuyor burada. İlahiler, iktidarın diline çevrilmiş birer emir artık. Ve biz, inandığımız şeyleri değil; korktuğumuz şeyleri tekrar ediyoruz. Bir taş daha vuruluyor çana duymayan kalmadı ama işiten yok. Kavgadan kaçanların yazdığı tarih, kahramanlık diye okutuluyor çocuklara. Bir dervişin zikrinden koparılan hakikat, kanun maddesi yapılmış: düşünmek suç, hatırlamak tehlikeli, sormak yasak. Ve ben, bütün bu yasakların ortasında, ağzımda gevelediğim hakikatin tadını tükürüyorum. Bir selam yolluyorum buradan, uyumsuzluğun en saf hâline. Çünkü düzen dedikleri şey, sadece daha iyi organize edilmiş bir çürüme. Girdaplı bir denizin kıyısında, birbirini yiyen köpek balıkları gibi; iktidar, kendi açlığını kutsuyor. Bu evrenin sahibini yazacak kadar mürekkebi olan insan, neden kendi halkının hikâyesini yarıda bırakır? Belki de sorun mürekkepte değil; onu tutan ellerin titremesinde. Anlayan için bu bile yeter. Ama burada anlam, en hızlı terk edilen mevzi. Ve geriye sadece, anlamadığını alkışlayan kalabalıkların uğultusu kalıyor.
1000Kitap
E
Gözetim artık zorla değil, gönüllü katılımla işliyor.
Bilinmeyeni Hatırlamak
Belki de farkındalık dediğimiz şey aydınlanmaya ait değildir. Belki yalnızca karanlığın inkâr edilemezliğine teslimiyettir. Tanıdıklığın içkin bir yabancılığa evrilmesi bu öznenin kendi üzerine gecikmeli bir tesadüf gibi kapanması. Evvelce kesinlik atfettiğim her şey şimdi yalnızca bir tortu. İnşa ettiğim inanç dizgeleri, içselleştirilmiş korku arşivleri, hatta “ben” olarak işaretlediğim o merkezî kurgu bile retorik bir alışkanlıktan ibaretmiş meğer. Adlandırma edimim yetersiz kalıyor yine: bu bir uyanış mı, yoksa öznenin kendi içinde çözülerek çoğalan bir dağılması mı? Suskunluğun, söylemin ötesinde bir yoğunluk taşıyor. Konuşmadıkça daha belirginleşiyorsun yokluğunun içinden kurulan bir mevcudiyet gibi. Bu ne tür bir farkındalık kipidir? Algı genişledikçe özne daralıyor, idrak arttıkça benlik eksiliyor. Artık eskiden sandığım kişi değilim; ama yerime geçen şey de tanıdık bir kategoriye yerleşmiyor. Aynaya bakıyorum
Hayata Dair
Zehra isimli okura yanıt verildi
E
Çok teşekkür ederim 🙏🏼
E ile e Arasında
Küçük halime bir şey söylemek istesem, sesimi yumuşatırdım önce. Korkutmadan, kaçırmadan. “Büyüyünce geçecek mi?” diye sorardı belki. Geçmeyecek ama değişecek, derdim. Şimdi sanırım görüyorum onu saklanıyor köşede. Dizlerini kendine çekmiş, etrafı dinliyor ama aslında hiçbir şeyi tam anlamıyor. Yanına yavaşça yaklaşıyorum. Acele etmiyorum. Çünkü biliyorum, hızlı gelen her şey onda korku bırakıyor. Dizlerimin üstüne eğilip göz hizasında bakıyorum ve sonra omzuna kafamı yaslıyorum. Bana bakıyor, uzun uzun tanıyamıyor, bakışlarımda yorgunluk ve sertlik görüyor. e(6): Sen misin? diyor sonunda. Sanki emin olamıyor. E(24): Benim, diyorum. “Sadece biraz zaman geçmiş.” e: Büyüdün mü? diye soruyor. Evet demiyorum hemen. Çünkü büyümek dediğim şey, onun sandığı gibi bir şey değil artık. E: Kimse tam büyümüyor. Sadece küçüklüğünü saklamayı öğreniyor. Büyümek dedikleri şey, biraz da herkesin bildiği kelimeleri hiç anlamıyormuş gibi yapmak. (Biraz duruyorum. Onun anlayabileceği kadar yavaş konuşuyorum.) e: Çok değişmişsin gibi. E: Ben de seni bazen çok net hatırlıyorum. Ve o zaman hiç değişmemişim gibi geliyor. e: Karanlıktan korkuyorum bazen. E: Ben de. Ama artık biliyorum… karanlık, ışığın yan etkisi.
1000Kitap
Emel isimli okura yanıt verildi
E
:')
E ile e Arasında
Küçük halime bir şey söylemek istesem, sesimi yumuşatırdım önce. Korkutmadan, kaçırmadan. “Büyüyünce geçecek mi?” diye sorardı belki. Geçmeyecek ama değişecek, derdim. Şimdi sanırım görüyorum onu saklanıyor köşede. Dizlerini kendine çekmiş, etrafı dinliyor ama aslında hiçbir şeyi tam anlamıyor. Yanına yavaşça yaklaşıyorum. Acele etmiyorum. Çünkü biliyorum, hızlı gelen her şey onda korku bırakıyor. Dizlerimin üstüne eğilip göz hizasında bakıyorum ve sonra omzuna kafamı yaslıyorum. Bana bakıyor, uzun uzun tanıyamıyor, bakışlarımda yorgunluk ve sertlik görüyor. e(6): Sen misin? diyor sonunda. Sanki emin olamıyor. E(24): Benim, diyorum. “Sadece biraz zaman geçmiş.” e: Büyüdün mü? diye soruyor. Evet demiyorum hemen. Çünkü büyümek dediğim şey, onun sandığı gibi bir şey değil artık. E: Kimse tam büyümüyor. Sadece küçüklüğünü saklamayı öğreniyor. Büyümek dedikleri şey, biraz da herkesin bildiği kelimeleri hiç anlamıyormuş gibi yapmak. (Biraz duruyorum. Onun anlayabileceği kadar yavaş konuşuyorum.) e: Çok değişmişsin gibi. E: Ben de seni bazen çok net hatırlıyorum. Ve o zaman hiç değişmemişim gibi geliyor. e: Karanlıktan korkuyorum bazen. E: Ben de. Ama artık biliyorum… karanlık, ışığın yan etkisi.
1000Kitap
E isimli okura yanıt verildi
E
@obalionur “Acı” dediğiniz yerin yanına sessizce oturdum. “Acı” diye tek kelimeyle anlatabilmek bile aslında ne kadar derin bir şey taşıdığınızı düşünüyorum. Sizin dediğiniz gibi bazen zaman gerçekten eksiltiyor, alıyor, yoruyor… Ama belki de bazı şeyleri görünür kılarak başka bir yere de dokunuyor. Sanki hepimiz biraz eksik, biraz yarım ve biraz da o küçük halimizi yanımızda taşıyarak ilerliyoruz. Olduğu gibi, eksiltmeden, saklamadan.