E

Tanrının Gecikmiş Merhameti
Vazgeçişim bir tercih değildi; irademin verdiği ani bir hüküm de değildi. Daha çok, zamanın sabırla işlediği uzun bir mağlubiyetti. Mantığım çoktan imkânsızlığın matematiğini tamamlamış bulunuyordu. Kalbim her akşam ona dönük bir kapıyı aralık bırakıyordu. Mantığım ise her gece sessizce gelip o kapıyı kilitliyordu. Biri umudu insan ruhunun son sığınağı sayıyor, diğeri umut denen şeyin çoğu zaman gecikmiş bir acıdan başka bir şey olmadığını biliyordu. Zaman, her savaşın taraflarını yoran o tarafsız hâkimdir. Fakat insanın en trajik deneyimlerinden biri, haklılığın teselli sunmamasıdır. Çünkü bazı doğrular vardır ki, yanlışların açtığı yaralardan daha derin izler bırakır. Gerçek bazen bir kurtuluş değil, sadece daha kusursuz bir kayıptır. Sonra ilahî merhamet geldi. Fakat onun gelişi, beklenen bir baharın değil; çoktan sona ermiş bir mevsimin ardından düşen yağmuru andırıyordu. Kuraklıktan çatlamış toprağa ulaşan su gibi... Toprak susuzluğunu gideriyordu belki, ama kaybettiği çiçekleri geri çağırmaya muktedir değildi. O vakit anladım ki bazı insanlar hayatımıza bir beraberlik vaat etmek için değil, bir hakikati öğretmek için girerler. Kalmak için değil, eksiltmek için gelirler. Bize sevmenin kudretini değil, vazgeçmenin ağırlığını gösterirler. Kırgınlığım, gerçekleşmemiş ihtimallerin sessiz mezarlığınaydı. Birkaç gün daha erken söylenebilecek bir cümleye... Bir an önce gösterilebilecek bir cesarete... Atılabilecek tek bir adıma... Ve belki de biraz daha vakitlice inen bir merhamete... Çünkü kaderin en ağır yüzü bazen yokluk değildir; gecikmedir. Zira bazı merhametler yarayı kapatır; bazıları ise yalnızca kapanmış yaranın yerini gösterir. Zaman yalnızca olayları değil, onları karşılayacak insanı da değiştirir. Bu yüzden geciken merhamet her zaman bir lütuf
Reklam
Sevgili Bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de. Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi de geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslında bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu kararlar.. Oğuz Atay Tehlikeli Oyunlar
Bileklerimden sızan mürekkep bu kez beyaz sayfalara değil, kürsülerin cilalı yüzlerine bulaşıyor. Her kelime, ağzını açtığında çoğalan bir yalanın yankısı; her suskunluk, alkışlarla kutsanan bir ihanet. Parmak uçlarımda taşıdığım karanlık, meydanlarda dağıtılan vaatlerden daha dürüst artık. İsimler eklediler önümüze unvanlar, Bir yasa doğuyor her gün, kendi halkını boğmak için büyütülen bir canavar gibi. Ve her madde, biraz daha eksiltiyor insanın kendi sesine olan inancını. Gömülemeyen mezarlar artık sokak aralarında değil; televizyon ışıklarında, nutukların arasında çürüyor. Dualar bile taraf tutuyor burada. İlahiler, iktidarın diline çevrilmiş birer emir artık. Ve biz, inandığımız şeyleri değil; korktuğumuz şeyleri tekrar ediyoruz. Bir taş daha vuruluyor çana duymayan kalmadı ama işiten yok. Kavgadan kaçanların yazdığı tarih, kahramanlık diye okutuluyor çocuklara. Bir dervişin zikrinden koparılan hakikat, kanun maddesi yapılmış: düşünmek suç, hatırlamak tehlikeli, sormak yasak. Ve ben, bütün bu yasakların ortasında, ağzımda gevelediğim hakikatin tadını tükürüyorum. Bir selam yolluyorum buradan, uyumsuzluğun en saf hâline. Çünkü düzen dedikleri şey, sadece daha iyi organize edilmiş bir çürüme. Girdaplı bir denizin kıyısında, birbirini yiyen köpek balıkları gibi; iktidar, kendi açlığını kutsuyor. Bu evrenin sahibini yazacak kadar mürekkebi olan insan, neden kendi halkının hikâyesini yarıda bırakır? Belki de sorun mürekkepte değil; onu tutan ellerin titremesinde. Anlayan için bu bile yeter. Ama burada anlam, en hızlı terk edilen mevzi. Ve geriye sadece, anlamadığını alkışlayan kalabalıkların uğultusu kalıyor.
1000Kitap
E ile e Arasında
Küçük halime bir şey söylemek istesem, sesimi yumuşatırdım önce. Korkutmadan, kaçırmadan. “Büyüyünce geçecek mi?” diye sorardı belki. Geçmeyecek ama değişecek, derdim. Şimdi sanırım görüyorum onu saklanıyor köşede. Dizlerini kendine çekmiş, etrafı dinliyor ama aslında hiçbir şeyi tam anlamıyor. Yanına yavaşça yaklaşıyorum. Acele etmiyorum. Çünkü biliyorum, hızlı gelen her şey onda korku bırakıyor. Dizlerimin üstüne eğilip göz hizasında bakıyorum ve sonra omzuna kafamı yaslıyorum. Bana bakıyor, uzun uzun tanıyamıyor, bakışlarımda yorgunluk ve sertlik görüyor. e(6): Sen misin? diyor sonunda. Sanki emin olamıyor. E(24): Benim, diyorum. “Sadece biraz zaman geçmiş.” e: Büyüdün mü? diye soruyor. Evet demiyorum hemen. Çünkü büyümek dediğim şey, onun sandığı gibi bir şey değil artık. E: Kimse tam büyümüyor. Sadece küçüklüğünü saklamayı öğreniyor. Büyümek dedikleri şey, biraz da herkesin bildiği kelimeleri hiç anlamıyormuş gibi yapmak. (Biraz duruyorum. Onun anlayabileceği kadar yavaş konuşuyorum.) e: Çok değişmişsin gibi. E: Ben de seni bazen çok net hatırlıyorum. Ve o zaman hiç değişmemişim gibi geliyor. e: Karanlıktan korkuyorum bazen. E: Ben de. Ama artık biliyorum… karanlık, ışığın yan etkisi.
1000Kitap
Gelin Kendi Eşik Gölgemizi Sorgulayalım
Gece, bilincin kendi kurucu ilkelerini askıya alarak kendisini soruşturduğu bir eşiktir. Şimdi, bu eşikte durduğunu varsayalım. Sana basit görünen bir soruyla başlayayım: Kendine dürüst olabildiğine gerçekten inanıyor musun? Yoksa dürüstlük dediğin şey bile, kendinle kurduğun daha incelikli bir yanıltma biçimi olabilir mi? İnsan kendini kandırırken yakalayabilir mi gerçekten, yoksa yakaladığını sandığı an bile oyunun bir parçası mıdır? İtiraz edeceğini biliyorum. “Ama tamamen anlamsız bir evrende yaşamak mümkün mü?” diyeceksin. Güzel. Peki tersinden soralım: Tam anlamıyla temellendirilmiş bir anlamın mümkün olduğuna dair elinde ne var? Her iki durumda da, ya dayanaksız bir boşlukla ya da temellendirilemeyen bir inançla karşı karşıyasın. Bu ikisi arasında yaptığın tercih, gerçekten rasyonel mi, yoksa yalnızca psikolojik olarak katlanılabilir olanı mı seçiyorsun? Şimdi ilişkilerine bak. Birini “anladığını” söylediğinde, aslında ne yapıyorsun? Onu olduğu gibi mi kavrıyorsun, yoksa kendi zihinsel kalıplarına tercüme edip tanıdık hâle mi getiriyorsun? Eğer ikinciyse, bu hâlâ anlamak mı, yoksa dönüştürerek etkisizleştirmek mi? İnsanlar arasındaki ihtilaflara bakalım. Neden hiçbir tartışma nihai bir uzlaşıyla sonuçlanmaz? Çünkü tartışan taraflar, aynı gerçekliğin farklı yorumlarını savunmaz; çoğu zaman farklı zeminlerde konuşurlar. Bu durumda “anlaşmak” dediğin şey ne olabilir? Hakikatin keşfi mi, yoksa karşılıklı yanılsamaların geçici bir dengesi mi? Peki ya anlaşmazlıklar… Neden bir tartışmada haklı çıkmak bu kadar önemli geliyor? Haklı olduğunda ne değişiyor? Gerçeklik mi yer değiştiriyor, yoksa sadece içindeki huzursuzluk kısa süreliğine mi susuyor? Ve şu sorudan kaçma: Haklı olma arzun, gerçeğe yakın olma isteğinden mi doğuyor, yoksa yanlış olma ihtimaline tahammül
1000Kitap