Üç kuvvete karşı karşıya idi: erkek, kadın ve kilise; kilise ile kadının erkeğe karşı olması gerek değildi, gerek olan erkekle kadının kiliseye karşı olması idi. Eşler, zaten bir birlik değil midir? Ne kadın, ne de koca, bir elmadan öbürü bir şey yapamaz, vücutları ve düşünceleri birleşince yenilmez, hatta hayatın kuvveti olurlar, nihayet tahakkuk ettirdikleri mutluluğa varırlar.
Problem başka yerde değil, burada idi: Kilisenin, kızlarımızla eşlerimizi içinde uyutmak istediği geç kalmış şefkatinden faydalanmasına müsaade etmemek: sahtekarlıkla oynamak istediği, kadınları kurtarıcı rollerini önlemek, kadınları tamamiyle kurtarmak ve onları papazların elerinden almak. Çünkü onlar bizim, biz de onlarınız.
Bütün anlaşmazlıklar, zamanın içtami acı kavgaları, yarıyarıya kurtulmuş erkekle, can çekişen katolikliğin esir ettiği hurafelerle köleleştirdiği ve bayağı bir şekilde övdüğü kadın arasındaki ayrılık hep oradan gelmiyor mu idi?
Papazlar da kadınları içtimai ve siyasî alanlarda vasıta olarak kullanıyorlardı. Önceleri şiddetle kötüledikleri aşkı, şimdi kullanıyorlardı. Azizlerin el dokundurmamaları gereken kadınlara bir şehvet hayvanı muamelesi yapmışlardı, şimdi ise, akıllarına, kadının erkeğin üzerindeki cinsi yüksek kudretinden faydalanmak geldiği için, kadını okşuyorlar, pohpohluyorlar, onu tapınağın süsü, desteği yapıyorlardı. Şimdi cinsiyet, mihrabın mumları arasında ışıldıyor, papazlar bunu Allahın inayetini kazanmak için bir yol olarak kabul ediyor ve erkeği tekrar yakalayıp esir etmek için bir tuzak olarak kullanıyorlardı.