2020 yılının Nisan ayında, hayatımın yönünü ve geleceğe dair beklentilerimi sık sık sorguladığım bir dönemde okuduğum Anton Çehov’un Martı adlı eseri, bana büyük olaylar yaşanmadan da insanın iç dünyasında ne kadar büyük kırılmalar yaşanabileceğini gösteren ilk tiyatro metinlerinden biri olmuştu. Açıkçası o dönem tiyatro eserlerine karşı biraz mesafeliydim; uzun diyalogların beni yoracağını düşünüyordum. Fakat Çehov daha ilk sayfalardan itibaren bunun klasik bir tiyatro metni olmadığını hissettirdi. Yüzeyde karşılıksız aşklar, sanat anlayışı ve taşra hayatı anlatılıyor gibi görünse de satır aralarında insanın kendini gerçekleştirme çabası, anlaşılma arzusu ve yalnızlığı çok daha güçlü şekilde hissediliyor. Özellikle Nina karakterinin özgürleşme isteğiyle başlayıp zamanla kendi kırılganlığının içinde kaybolması beni oldukça etkilemişti. Hatta kitabı okurken istemsizce kendi hayatımla kıyasladığımı hatırlıyorum; insan bazen hayalleriyle gerçek hayat arasındaki mesafenin düşündüğünden çok daha büyük olduğunu fark ediyor. Çehov’un karakterleri de tam olarak böyleydi: Ne tamamen mutsuz ne de gerçekten huzurlu insanlar… Sanki herkes biraz eksik, biraz yarım kalmıştı. Eserde beni en çok etkileyen şeylerden biri de Çehov’un trajediyi bağırarak değil, sessizliklerle anlatması oldu. Bir karakterin uzun nutuklar çekmesine gerek kalmadan, yalnızca kısa bir diyalog ya da bakışma ile insanın içine ağır bir hüzün bırakabiliyor. Dr. Dorn’un olaylara karşı sakin ve neredeyse bilimsel diyebileceğim yaklaşımı ile Sorin’in hayata tutunma çabası arasında geçen bölümler, yaşlanma, amaçsızlık ve insanın kendi hayatına yabancılaşması üzerine uzun uzun düşündürmüştü beni. O dönem yaşadığım içsel durağanlık hissi nedeniyle bu karakterlerin ruh hâline kendimi oldukça yakın hissetmiştim. Çehov’un