Ey işkence eden zaman, ne diye geldin de kıydın bize, neden tek huzurumuza kıydın?
Ah yavrum, yavrum! Yavrum değil, ruhum!
Öldün ha, öldün! Eyvah, öldü çocuğum,
Onunla birlikte gömüldü mutluluğum.
2022 yılının Nisan ayında okuduğum Kaplanın Sırtında, benim için sadece bir roman değil, aynı zamanda yıllardır tek taraflı anlatılarla şekillenmiş bir tarihi yeniden sorgulama fırsatı oldu. Zülfü Livaneli’nin sosyal demokrat kimliğini bildiğim için açıkçası bu kadar dengeli ve tarafsız bir anlatımla karşılaşmayı beklemiyordum; fakat kitap ilerledikçe yazarın ideolojik bir yargıdan ziyade insanı ve dönemi anlamaya odaklandığını görmek beni şaşırttı. Eser, “Kızıl Sultan” olarak anılan II. Abdülhamid’in tahttan indirilip Selanik’teki Alatini Köşkü’ne kapatılmasıyla başlıyor ve bir doktorun gözünden, tahtta oturan bir hükümdardan çok, yalnızlaşmış bir insanın portresini çiziyor. Bu çift katmanlı anlatım—hem dışarıdan gözlemleyen bir doktorun notları hem de Abdülhamid’in iç monologları—okura aynı olayı iki farklı perspektiften değerlendirme imkânı sunuyor; bu da kitabın en güçlü taraflarından biri. Okurken kendimi sık sık çelişki içinde buldum; yıllarca kötü olarak kodlanmış bir padişahı zaman zaman haklı bulmak, hatta onun yalnızlığını ve anlaşılmama hissini hissetmek beni şaşırttı. Livaneli, yıkılmakta olan bir imparatorluğu, farklı milletlerin, dinlerin ve çıkarların ortasında dengelemeye çalışan bir lideri; bazen bir sultan, bazen bir baba, bazen de korkuları olan bir insan olarak anlatıyor. Özellikle savaşmadan ayakta kalmaya çalıştığı diplomasi anlayışı ve zekâsını askeri güç yerine stratejiye dayandırması, Abdülhamid’e bakışımı ciddi anlamda değiştirdi. Kitapta yalnızca onun dönemi değil, aynı zamanda İttihat ve Terakki’nin yükselişi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün içinde bulunduğu siyasal atmosfere dair izler de yer alıyor; bu da anlatıyı daha geniş bir tarihsel çerçeveye oturtuyor. En çok hoşuma giden şey ise, tüm bu yoğun tarihsel arka plana rağmen kitabın asla kuru