Öğretmenler, ailelelerin de yardımıyla, çocukların eğitimini sürdürmeye çalışıyorlardı. Karanlık ve rutubetli zemin katları, ışıklar sık sık kesildiği için, gaz lambaları ve mumlarla aydınlatıyor ve etrafta cirit atan fareleri görmezliğe gelerek yaşama devam ediyorlardı. Fareden korkan birçok kadın, bu korkunun anlamsızlığının farkına, savaşın onlara aniden tanıştırdığı ölüm korkusuyla burun buruna geldiklerinde varmışlardı. Fareler, böcekler, karanlık, rutubet, pis kokular ve durmak bilmeyen silah sesleri günlük yaşamın içine örülmüştü, insanların sıkça çektikleri can sıkıntısı, yerini can derdine bırakmıştı.
Hayatlarına bir kasırga gibi birdenbire girmişti savaş. Oysa, alt yapı temelleri, taa 89 Mayıs'ındaki Kosova olaylarından beri atılmaktaydı savaşın. Sırplar Miloşeviç'in yönetimi altında adım adım emellerini uygularken, Bosnalılar uyumuşlardı.
Derin ve tatlı bir uykuya dalmışlardı. Bu derin uykuda, Cumhurbaşkanları Aliya Izetbegoviç'le birlikte bir rüya görmekteydiler. Batı ülkelerinin bu asırda, burunlarının dibinde böyle bir savaşa asla izin vermeyeceklerinin rüyasıydı bu. Bir zorbanın kaba güç kullanarak insanları evlerinden, yurtlarından ve canlarından etmesine, soykırımına ve işkenceye izin verilemeyeceğinin rüyasıydı.
Çok güzel, tatlı, hoş bir rüyaydı, insan onuruna yakışan, insancıl bir rüya!
İstanbul, ayrı düşen ana oğullar, karı kocalar, kardeşler, sevgililer demekti.
Sönen ocaklar, solan bahçeler demekti. Dönüşü olmayan gidişler, hasreti dinmeyen gurbetler demekti.
Ne zaman birileri gitmeye kalksa Bosna topraklarından istanbul'a doğru, acı ve özlem eşlik ederdi gidene, sonsuza kadar.