Beylerbeyi'nin yalılar boyu caddesindeki çınarlar arasında ve şiir hummaları içinde gidip gelirken,daima bir gölgeye rastlıyordum. Elleri arkasında,benim gibi koca kafalı, üstelik cılız vücutlu,hep düşünceli,spor ceketli ve gri pantolonlu,ihtiyarla çocuk bulamacı bir genç... Onun için,muharrir, romancı demişlerdi. Bir gün Boğaziçi vapurunda,Hasan Ali Yücel,onu bana takdim etti.
—Peyami Safa Bey...
Ve aramızda hemen büyük bir dostluk tutuştu.
İlk şiirlerimden biri (postayla göndermiştim) bir gazetenin edebî ilavesinde çıktı. Heyecanım büyük... İsmimi matbaa harfleriyle şiirimin altında görünce,sandım ki dünya -alem o anda gazeteye eğilmiş beni okumakta... Elimde gazete, çarşıdan eve doğru yürürken,nargilesini çeken kasap,esneyen bakkal,sırıtan manav ve şunun bunun,yanıma koşup:
—Tebrik ederiz Necip Fazıl Bey!İşte şöhrete kavuştunuz!
Dememelerinden âdeta hayretteydim.
İsmin nereden geldiği üzerinde de birçok rivayet:
Maraş'ta vaktiyle bir kıtlık olmuş ve o zamanki cedlerimiz, kimine kısa , kimine uzun kürekle erzak dağıtmışlar da, ondanmış...