Başı olan her şeyin bir sonu vardır. Yani bir şey başladıysa sona ermesi kaçınılmazdır. Ancak insan tam tersine, bu hayatı sanki hiç sonu gelmeyecekmiş gibi yaşar. Kendi hayatımız başlı başına bu geçiciliğin ispatıyken yine de bunu görmezden geliriz. Bir zamanlar çocuktuk, ancak şu an aynada bize bakan yüz başka bir yüz. Beş sene önce belki bir olaya o kadar üzüldük ki aylarca kendimize gelemedik fakat şu an o olay bizde aynı etkiyi yaratmıyor. Eskiden onsuz yapamam dediğimiz birçok şey şu an hayatımızda yok ve muhtemelen hayatımızda bizim için artık başka vazgeçilmez olduğunu düşündüğümüz şeyler var.
Yani evinden ayrılmış olan insanın bütün gayesi tekrar eve, tam olduğu haline geri dönmektir.
Zihni bilmese de insanın bilinci nereden geldiğini bilir. Ne amaçla burada olduğunu ve nereye dönmek istediğini. Ve bu da insanda bir türlü tanımlayamadığı o “eksik olma” halini ortaya çıkartır.
Çünkü aslında insanın kafasında ne olduğuna dair bir fikri vardır ve biraz da kendisini nasıl görmek isterse öyle görür. Örneğin, o sinirlenmez, aksine birileri onu sinirlendirir. O kıskanmaz, birileri onu kıskandırır. Evet o adama bağırmıştır ama adam da hak etmiştir hani. İşte bütün bunlar normal seyrinde devam eden bir hayatta yaşanması doğal olan olaylar olsa da, kendini bulmak isteyen biri bu yaşananlar aracılığıyla birer birer kendine dair her şeyi görmeye başlar. İçeride bir şey “Kral çıplak!” diye bağırır. Ve bir kere insan kendine bakmaya başladıkça, artık istese de gözünü kendinden alamaz. Görmek istediği, istemediği her yönünü görmeye başlar. Kolay değildir bu yüzleşme; insan her adımında sarsılır... Bu yüzden de cesaret gerektirir.