Yıllardır kütüphanemde bir şaheser varmış ve maalesef ki benim bundan haberim yokmuş. Kitabı çok geç okudum. Arkadaşım hastalıktan ölmeden önce okumalıydım, onun psikolojisini çok daha iyi anlardım. Keşke 1 ay hatta 10 gün önce okumuş olsaydım. Keşkeler hayatımızda çoğu kez pişmanlığımızı anlatır.Keşke daha önce farkına varabilseydim bazı şeylerin deriz. Hayat geçiyor ve keşkeler bile unutuluyor. En azından "keşke" dediğimiz şeylere alışıyor ve duyarsızlaşıyoruz. İyiki de alışıp, duyarsızlaşıyoruz yoksa çıldırırız valla. Bu yüzden bu faslı geçip yazara ve kitaba dönelim.
İlk defa Peyami Safa'nın bir kitabını okudum ve galiba en iyisi ile başlamışım çünkü Peyami'nin en çok beğenilen, en çok basımı olan kitabı bu kitabıdır. Ayrıca kitabı okurken yazara hayranlık duydum, böyle bir psikolojiyi ancak yaşayan bir insan anlatır diyordum. Kitabı bitirdikten Sonra Safa'nın hayatını okudum ve meğersem kitapta kendini anlatmış. Belki de bu yüzden bu kadar iyi yazmıştır. Hastalık psikolojisini birebir yaşadığı için. Buradan çıkarılacak ders ise şu; önce yazarların hayatını okursak yazdıkları kitapları çok daha iyi anlarız.
Bide Türk edebiyatında okuduğum en iyi psikoloji kitabıydı. Türk edebiyatında henüz pek fazla kitap okumamış olabilirim ama yinede bu benim için en iyisi olduğu gerçeğini değiştirmez. :)
Kitapta ise 15 yaşındaki bir hasta çocuğun (adamın) hastalık dönemini anlatıyor. Bu dönemde çektiği zorlukları, aşık olmasını, hastalıkla beraber çektiği aşk acısını, maddi manevi zorlukları anlatıyor. Kitapta bir çok yeni kelime ve tıp terimleri öğrendim. Aslında kitapta çarpıcı olan şey ise, yazarın hasta bir insanın psikolojisini bu kadar hissettirerek yazması. Böyle bir ruhsal çözümleme çok az kitapta var ve ruh ile beden ilişkisini çok iyi anlatmış. Kullandığı tasvirler,