Önyargıda ilk basamak, gruplar oluşturmaktır: ‘Biz ve onlar’ dediğimiz anda,
bizi kayırıp onları lanetleyeceğimiz bir iklim yaratmış oluruz. Kendi grubumuzu
her şeye rağmen övülmeye, dışarıdaki grubu da yerilmeye layık buluruz.
Zannederiz ki ‘zenciler birbirine benzer’ ve bizim dışımızdaki grup birbirinin
aynı insanlardan oluşmaktadır. Stereotipler oluştururuz, belirli bir grubun
üyelerinin kolayca tanımlanmasını sağlayan basmakalıp inanışlardır bunlar.
‘Kadın sürücü’lerin beceriksizliğinden eminizdir, mensup olduğumuz ideolojiye
göre ‘dinci’leri (bu sözcüğün kendisi, tanımlanmak istenen gruba karşı açık bir
saldırganlık içeriyor), başını örten veya ‘modern kadın’ları ‘ucuz’ bir stereotipe
tıkıştırırız. Toplumda kaynakların bölüşümü konusunda bir maraza çıktığında,
önyargılar çoğalır. İki Almanya birleştiğinde işsiz kalacağından korkan Doğu
Almanlar Türklere karşı ırkçılık yapabilir. Önyargı ve ayrımcılık buhran
zamanlarında da tırmanır. Bir günah keçisi ilan etmek gerektiğinde, yolsuzluk,
ahlaksızlık ve siyasi istikrarsızlık ülkeyi kasıp kavurduğunda, suçu üzerine
yıkacak bir günah keçisi bulmak icap eder. Türkiye dönem dönem komünizm,
Kürt meselesi veya irtica ile korkutulur. İçinde bulunduğumuz toplumun
özgüveni sarsıldığında da dışarıdakilere karşı önyargı tırmanır. Doğudan şehit
cenazeleri gelmeye başladığında, oradan gelen gariban tarım işçileri birden
hasım kategorisine yazılır.