Ahlak, insanlar arasındaki ilişkilerde bir takım davranış kurallarına işaret etmekten çok, belki Bu temel alanın farkındalığı ile ahlaki şahsiyetin inşasına vurgu yapar. Kültürümüzde ahlak, yaratılışın esasında var olan metafizik ilke ile insan kişiliğinin temel cevheri konumundaki gönül arasında ahenge, dıştan kendini kabul ettirmeye çalışan yönlendirici buyruklardan çok gönlün safiyetinden kaynaklanan "ihlaslı" yönelişlere dalalet eder.
Bu yüzden ahlak, insanın en kutsal seviyede, hayata, kendine ve Aşkın'a verdiği anlamlara açılır. Başka bir ifadeyle ahlak, insanın kendisinden hareketle Mutlak'a doğru kendisini açma hareketine, kendisinin ilahi huzurda oluşunu fark edişine işaret eder.
Kendi içimizde başlayan yolculuk, sınırımızı görüp bir tür kendisini içten kavrayarak geri dönüşe ve ilahiye yönelişe evrilir...
Bu süreçte kişi iki alanla karşılaşır. İlkin aşkın öğe, yani sorumluluğunu yaşadığı ödevler, değerler, normlar şeklinde tezahür eden alanla karşılaşır. İçkin öğe ise kişinin kendisidir. Kişi, kendisini içten kavrayarak, yani neyi, niçin yaptığını bilen haline dönüşerek kendisini gerçekleştirir.
Bu iki aşamada kişi, hem aynının hem de başkasının yeri; edilgenliğin ve etkenliğin yeridir. O, hem Bir' in hem de çok 'un yeridir. Başka bir açıdan kişiliğin asıl vatanı hem tanrı hem de insan olur.
Kişi kendine kapalı kalmaksızın insanlar arası ilişkilerle; değerlerle bütünleşmek istediği oranda şahsiyet kazanır. Bu bütünleşmede yöneliş ve mesafe ortadan kalkar; özdeşlik kazanılır. Bu duruma kültürümüzün ifadesiyle vuslat denir. Vuslatta ahlaki fail daima yöneliş halindedir ve bu yönelişin kendisi çok değerlidir.