Bu kitabı bir çocuk kitabı olarak nitelemek, bu kitabı okuyup içindeki çocuğu bir nebze olsun hatırlayan biz yetişkin okuyuculara haksızlık olacaktır. Masum oyunlar oynadığımız, yeri geldiğinde bir oyuncak veya bir “alan” için savaştığımız, eve terli dönüp annemizden azar yediğimiz çocukluğumuzun anıları hâlâ içeride bir yerde yad edilmeyi bekliyormuş meğer. Bu hazineyi bulup çıkartmak da Pal Sokağı Çocukları’na nasip oldu.
Çocukken okuyup etkisinden çıkamadığım, yetişkinken de birden hatırlayıp tekrardan okuduğum bu kitap; mahalle kültürü, oyun kuralları, hiyerarşi, roleplay, sosyal örgütlenme gibi konulara ustalıkla değinip akıcı bir şekilde zamanda yolculuk yaptırıyor. Kendinizi bir anda Budapeşte’nin yoksul ve eski evli sokaklarında buluyorsunuz. Ve tabii ki uğruna savaş verilen “alan” da. Bir an için "ne olurdu hep beraber alanda oynasalardı da Nemeçek’in başına tüm bu talihsiz olaylar gelmeseydi” diye düşündüm. Fakat insanoğlu doğduğu andan beri sahip olduğu veya sahip olmak istediği şeyler için savaş verir, buna da yaşam denir. Pal Sokağı Çocukları da canları uğruna gerek alanı, gerek macunlarını, gerekse dostluklarını korudular. Bazı yetişkinlerin aksine her iki taraf da bu savaşı oldukça onurlu bir şekilde yürüttüler.
Kitapta dikkatimi çeken bir diğer konu ise son sahnede yer alan sipariş sahnesiydi. Çocuğu ölüm döşeğinde olan bir babaya ısrarla ceketini tadilat ettirmeye çalışan zengin müşteri ve ağlarken ceket ıslanmasın diye onu kenara koyan bir baba… ne kadar uhrevi dertlerimiz olsa da bir yarımız dünyada, acı çeksek bile karnımızın doyması gerekiyor. Ne de olsa tabut bile parayla satılıyor. Ne acı… Böyle durumlarda sınıf kininin artmaması işten bile değil.
Sonuç olarak Pal Sokağı Çocukları bence yetişkinlikte yaşadığımız bütün hırslarımızı,