Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur romanında gelenek ile modernlik, Osmanlı İslam irfanıyla Avrupa kültürü, tarih ile mevcut hâl arasında Bocalayan şehirli insanların hikâyesini anlatır. Ne Itrî'den ve Şeyh Galip'ten ne de Bach'tan ve Baudelaire'den vazgeçebilen, bunlar arasında hep kahredici mukayeseler yapmak zorunda kalan nesiller, Avrupalı ve Avrupa-merkezci bir tarihin gözleri önünde akıp gitmesini kuşku, korku, özenti ve nostalji karışımı duygularla izlerler. Huzur'un kahramanı Mümtaz bu durum şöyle ifade eder: "Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede'yi Wagner olmadığı için Yunus'u Verlaine, Baki'yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya'nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz hâlde çırılçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey bizden yeni bir terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamaya çalışıyoruz."