Erkekler belki mühendis, belki doktor, belki avukat veya muallim olmuşlardı, fakat bunu bir fikir ihtiyacı olarak değil, iyi karnını doyurmak, iyi giyinmek, güzel karı alabilmek için yapmışlardı. Yani dimağ gibi en asil uzuvlarını midelerine ve tenasül cihazlarına uşak olarak kullanıyorlardı.
"... kim olduğum nereden geldiğim hiç o kadar mühim değil. Aynı şekilde senin kim olduğun da, nereden geldiğin de hiç mühim değil... İnsanız, anlıyor musun, insanız biz!"
Biraz da tebessüm...
Sokrates’in eve geç geldiği bir gün; Karısı ona kızmış ve söylenmeye başlamış, Sokrates, karısının sözlerine hiç
karşılık vermemiş, cevap alamayan karısı, sinirlenmiş ve
o sinirle bir kova suyu, Sokrates'in kafasından aşağıya boşaltmış.
Bu durum karşısında Sokrates, gayet sakin bir şekilde;
"Bu kadar gök gürültüsünden sonra, bu yağmuru bekliyordum..." demiş.
uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içinde bir hapishanede kaldım.kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı. tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.
bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak , aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. on adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya,denizi yanlız muhayyilede görmek mecbur kalmak az azap mıdır?bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir kuşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmak daha iyi değil midir?