Ayşe Kulin'in daha önce de kitaplarını okudum. Ama hiçbir kitabında "Bir an önce bitirip de kurtulayım şundan." dediğimi hatırlamam. İlk olarak bu kitapta dedim. Demek zorunda kaldım. "Okumasaydın kardeşim, seni kim zorladı?" diyenleri duyar gibiyim. Benim de huyum bu, ne yapayım, bitirmeden içim rahat etmiyor :)
Kitap 1930'lu yıllarda Almanya'da başlıyor. Prof. Gerhard Schlimann ve ailesinin Hitler zulmünden kaçarak önce İsviçre'ye, ardından yeni kurulmuş, çok genç bir ülke olan Türkiye Cumhuriyeti'ne gelmesini anlatıyor. Gerhard'la birlikte birçok Alman profesör de gelir, ülkenin üniversitelerinde öğretmenlik yapmaya başlar ve adeta yeni bir ülke ve yeni bir gençlik kurmak için var gücüyle çalışırlar. Elbette ölümden kaçmak her şey demek değildir ve burada da onları birçok sorun beklemektedir.
Buraya kadar yeni kurulan Türkiye'yi, Türkleri, Türk olmayı ve Türkleşmeyi çok iyi anlatan yazar, buradan sonra sırayla kuşaktan kuşağa atlamaya başlıyor. Kadınlar üzerinden çizilen bu geniş film şeridi, sonlara doğru iyice hızlanıyor. Türkiye siyasi tarihi ışığında kadınların hayatı da anlatılıyor. Ama kitabın uzun bir bölümü Elsa ve Suzan'la geçerken, Sude ve Esra hızlıca geçiştirilmiş. Sanki kitabın sonlarına doğru Ayşe Kulin yemeğini ocakta unutmuş ve hızlıca yazıp geçiştirmiş.
Kitabın yapmak istediği şey şu: Türkiye'nin siyasi tarihini Yahudiler ve kadınlarla birlikte anlatmak. Teoride çok güzel bir fikir ama bu üç konu aynı potada eritilememiş, üç olay da çok sığ kalmış, geçiştirilmiş adeta. En beğendiğim kısımlar Almanların Türkiye'ye gelişi ve buradaki yeni cumhuriyetin gelişmesine yardımcı olması ve burada yaşadıkları sorunlar kısmıydı. Kitap bu haliyle kalsa oldukça güzel olacakmış kanımca. Zaten kitabın sorunu bu bence. Çok geniş çerçevedeki olayları tek bir kitaba