İnsan, doğanın başına gelmiş en büyük felaket mi?
Fransız toplumbilimci ve filozof Henri Lefevbre, bir makalesinde ‘doğa hakkı’ ismini verdiği bir kavramdan söz eder. Bu kavram, kentlerin kırsal alandaki yaşama müdahelesini ve bu durumun sonuçlarını ele alır. Lefevbre; kentin, kırsalı tahrip ettiğini, kentin bolluğunun mülksüz kırsallığın karşısına bir simulakra olarak konduğunu, kentleşmeye çalışan köyün arada kaldığını ve yaşam alanlarının tahrip edilmesinden kaynaklı sefaletlerin örneklerini ‘doğa hakkı’ kavramı ile açıklar.
‘’Garip bir şekilde doğa hakkı (kırsala ve saf doğaya ait olan) son zamanlarda boş vakitlerin kullanımıyla alakalı olarak toplumsal pratiğin içine nüfuz etmiştir. Doğa hakkı meselesi şehirlerin yoğunlukları, gürültüleri, bozulan silüetleri karşısında yapılan sıradan protestolara kadar gitmektedir. Bu tuhaf gidişat için söylenebilecek tek şey; doğa da artık değişim değeri ve ticari faaliyetler içerisine dahil olmakta, pazarlanmaktadır. Ticarileşmiş, endüstrileşmiş, kurumsal ya da kişisel olarak düzenlenmiş boş zaman uğraşları, ticaretini yapabilmek ve kazanç sağlamak için ilgilendiği bu doğallığı yıkıp yok etmektedir. Kentler ve buna bağlı olarak kentliler tarafından sömürgeleştirilen kırsal alan, kalitesini, özelliklerini ve köylü yaşamının çekiciliğini, özünü kaybetmesine sebep olmuştur.’’
Lefevbre’ye göre doğa, kâr elde edilebilecek her yöntem için yararlı bir hammaddedir. Buna doğa sporları da dahil. Tırmanış sporunun ise bu bağlamda gün geçtikçe bir tüketime dönüşmesinden dolayı Fransız filozofun söylediklerine katılmamak elde değil aslında. Peki, kendimizi doğa dostu olarak tanımlayan biz tırmanış sevdalıları Lefevbre’nin söylediklerinin tam olarak neresindeyiz? Bu sistemi bilinçli ya da bilinçsiz olarak devam ettiren öğelerden biri miyiz?