İnsanoğlu güzel şeye düşmandı. Nasıl bilmeden kendi saadetini, başkasının saadetini yıkmak isterdi? İnsanoğlu huzurun, iyiliğin düşmanıydı, kendi kendisinin düşmanıydı.
Bir gün, "Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır!" demişti. Böyle bir sözü ancak karşısındakini delik deşik eden bir seziş söyletebilirdi. Mümtaz, onun sükûtu kendisini ezmiş gibi silkindi.
Zaten Edna da tam anlayabilmiş değildi fakat orada bir süre sessizce otururken zihni giderek aydınlandı. Kocasına duyduğu bağlılıktan sıyrıldıkça içgüdüsel olarak onun cömertliğini de bir kenara koyma ihtiyacı hissediyordu. Mr. Pontellier döndüğünde ne olacağı belli değildi. Bir açıklama getirmek gerekecekti. İşlerin bir şekilde bir dengeye kavuşacağını sezebiliyordu Edna ama ne olursa olsun, bir daha kendinden başka kimseye ait olmamaya kararlıydı.
Kısacası, Mrs. Pontellier anaç kadınlardan değildi. O yaz ise Grand Isle'da sanki öyle kadınlar çoğunluktu. Gözlerini kıymetli yavrularından ayırmayan, gerçek veya hayali, herhangi bir tehdit anında açılmış koruyucu kanatlarıyla onların etrafında pervane olan bu kadınları tanımak kolaydı. Çocuklarını putlaştıran, kocalarına tapan, kendilerini birey olarak hiçe saymayı ve esirgeyen melekler gibi kanat çıkarmayı kutsal bir ayrıcalık kabul eden kadınlardı bunlar.