Fransızlar Mersin’de bayrak dağıttı.
“Herkes dükkanına Fransız bayrağı asacak” emri verildi. Akıllarınca bütün şehri mavi-kırmızı-beyaz donatacaklardı.
Pratik Türk zekası devreye girdi...
Mersin esnafı, Fransız bayrağının mavi kısmını alta doğru katlıyor, kırmızı-beyaz kısımları görülecek şekilde asıyordu. Her yer kırmızı-beyaz oldu!
Fransızlar pişman oldu.
Bayrak dağıtmaktan vazgeçtiler.
Sadece devlet binalarına bayrak astılar.
Adamın biri otele girdi ve müdür, bir B.O. isteyip istemediğini sordu.
“O nedir? dedi adam.
“Banyolu oda.” Diye cevaplandı. “Gördüğünüz gibi, otel işinde her şeyi kısaltmaya çalışıyoruz” diye açıkladı müdür.
“Peki, bir M.O. ister misiniz?”
“O nedir?”
“Size bu otel işinde her şeyi kısaltmaya çalıştığımızı söylemiştim - bu manzaralı oda demek.”
“Ben bir B.O. ve bir M.O. istiyorum.” Ve duşunu alıp, tamamen çırılçıplak bir vaziyette yatağa uzanmak üzere odaya gitti.
Odanın dolu olduğunu bilmeyen oda hizmetçisi içeri girdi. Yataktaki adama bakakaldı, adam da ona baktı ve “S.İ.K.T.İ.R.” dedi.
“Ne dedin sen? dedi kadın şok içinde. O da tekrarladı “S.İ.K.T.İ.R.” - kadın da bunun üzerine müdüre koştu ve yataktaki çırılçıplak adamı ve adamın söylediğini anlattı müdüre.
Müdür yukarı çıktı ve adama hemen oteli terk etmesini söyledi.
“Ben ne yaptım? Yanlış olan ne söyledim ki? Herkesin otel diliyle konuşmasını söylediniz bu yüzden oda hizmetçisi içeri girdiğinde S.İ.K.T.İ.R. - Sizin İçin Kapı Tıklatmamak İnanılmaz Riskli! dedim.
Taklit yapma! Başın derde girer. Hayatını kendi başına akıllıca yaşamak zorundasın. O kadar benzersizsin ki hayatını sadece sen yaşayabilirsin, başka hiç kimse değil. Ve o kadar özgünsün ki, başka birini kopyalamaya çalışmak Tanrı’nın bu olağanüstü hediyesini mahvetmektir.
Kendi şarkını söyle ve kendi dansını et ve kendi aşkını sev.
Tasavvufun temeli budur: Sen yoksun, Allah var. Bizim temel yanılsamamız ise budur: “ Ben varım, öyleyse Tanrı nerede? Hiçbir yerde Tanrı filan göremiyorum.”
Sen varsan Tanrı’yı asla göremezsin. Egonun varlığı, görmenin önüne geçen şeyin ta kendisidir. Ego, bir gözbağı vazifesi görür. O zaman güneş doğsa da sen yine karanlıkta kalırsın. Müzik çalıp dursa da, sen hiçbir şey duymazsın. Aşk okyanusunda yaşar ama kalbin atmadığı için hiçbir şey hissetmezsin. İçinden ne bir dua, ne minnet yükselir, ne de mutluluktan sarhoş olursun. Kök salamazsın. Toprağa kök salamadığı için çürüyen bir ağaç gibi olursun. Kurak kalmaya mahkumsundur; ne meyve verebilir, ne de çiçek açabilirsin. Tabii o zaman da hayat fazla uzatılmış bir trajedi gibi görünmeye başlar; her şey tümüyle acayip derecede anlamsız görünür.