Üniversitedeyim. Bir parkın önünden geçerken bir kediyle birkaç karga dikkatimi çekiyor. Kargalardan biri önce kedinin kuyruğunu, sonra başını gagalıyor. Kedi sinirleniyor ama aldırmamaya çalışıyor. Karga bir kez daha yapıyor. Bu kez kedi öfkeyle üzerine atılıyor. Karga yakındaki bir ağacın dalına konuyor. Kedi de sıçrıyor. Karga biraz daha yükseğe geçiyor. Kedi yine peşinden gidiyor. Sonra biraz daha yükseğe… Sonra biraz daha… Böylece karga, kediyi dallar boyunca ağacın en tepesine kadar çıkarıyor. Ardından kanatlarını açıp başka bir ağaca konuyor. Kedi ise olduğu yerde kalıyor. Ne karşı ağaca ulaşabilecek kadar çevik ne de aşağı inmeyi kolayca başarabilecek kadar rahat. Bir anlık öfkenin peşinden giderken kendini ait olmadığı bir yükseklikte buluyor. Bundan sonra yapabileceği tek şey, uzun süre aşağı inmeye çalışmak ve muhtemelen o kargaya kızmak oluyor. Bazı insanlar da hayatımıza böyle giriyor. Bizi doğrudan yenemiyorlar; ama öfkemizi, kırgınlığımızı, gururumuzu dürtüyorlar. Biz onları kovalamaya başladıkça onlar biraz daha uzaklaşıyor. Biz biraz daha peşlerinden gidiyoruz. Sonunda dönüp baktığımızda, kavganın çoktan bitmiş olduğunu; fakat kendimizi hiç istemediğimiz bir yerde bulduğumuzu fark ediyoruz. İnsan bazen düşmanına değil, onu kovalayan öfkesine yeniliyor.