1910 yılı… İnsanlığın bilime duyduğu merakla hurafeler arasında gidip geldiği bir dönem. Halley Kuyruklu Yıldızı’nın dünyaya çarpacağı söylentisi, adeta kıyamet beklentisini körükleyen bir toplumsal histeriye dönüşür. İşte romanın zeminini de bu tarihsel panik oluşturur. Fakat asıl mesele, gökyüzünden düşecek bir yıldızdan çok, insanın zihnindeki karanlık ve önyargılardır.
Romanın merkezinde yer alan İrfan Galip, dönemin “aydın” tipini temsil eder. Ancak onun aydınlığı, bilgiyle yoğrulmuş bir bilgelikten ziyade kibirle beslenen bir üstünlük duygusudur. Kadınlara dair küçümseyici tavrı, toplumun kökleşmiş ataerkil düşüncelerinin bireysel bir yansıması gibidir. İrfan’ın, Halley Kuyruklu Yıldızı söylentisini kadınları alaya almak için fırsata dönüştürmesi, aslında kendi içindeki cehaleti görünmez kılma çabasından başka bir şey değildir.
Romanın kırılma noktası, isimsiz mektupların ortaya çıkışıyla başlar. Bu mektuplar, yalnızca bir kadının sesi değildir; aynı zamanda susturulmuş bir cinsin, o dönemin erkek egemen dünyasında kendini var etme mücadelesinin sembolüdür. Kadın karakterin adını gizlemesi, toplumun ona biçtiği görünmezlik rolüne ironik bir göndermedir.