‘’Önceden varlığını sana uzaktan hissettiren bu büyülü imge zihninle mistik bir evliliğe girip iç dünyanı elde eder,
ama sen sevgi dolu utangaç bir sevinç içinde düşüncelerinin karamsar ve çorak çalışma alanına giren bu tatlı gelini ne
aramaya ne de kollarına almaya cesaret edersin. Oysa bu büyülü resmin ışıltısı zihnini parlak bir ışıkla doldurur, sözü
edilemeyen bu şeyi elde etme umudu, özlemi ve güçlü isteği içinde yıldırımlar çakarak uyanır ve dile getirilemez bir acı
içinde yitmek ve o güzel büyülü resmin kendisi olmak istersin.
Düşten uyanmanın ne yararı olur? Dış dünyaya döndüğünde delici bir acıya dönüşen adı konmamış bu sevinç, ruhuna
eziyet eder ve bundan başka ne kalır? Çevrendeki her şey sana kurak, hüzünlü ve gri renkte gelmeye başlamaz mı?
Gerçek varoluşunun bu düş olduğu duygusuna kapılıp, o güne dek yaşadıklarının sersemlemiş duygularının bir yanılgısı olduğunu düşünmez misin? Bütün düşüncelerin, içinde dış dünyanın kör ve karmaşık çabalarından saklanan tatlı gizinin olduğu yakıcı duyguların ateş gibi kadehine odaklanmadı mı? Demek ki bu düşsel ruh halinde ayağını sivri taşlara
çarpıp yaralayabilir, önemli kişilere rastladığında şapkanı çıkarıp onları selamlamayı unutabilir, gece yarısı arkadaşlarına "günaydın" diyebilir ve önüne çıkan kapıya onu açmayı bilir unuttuğun için başını vurabilirsin. Kısacası böyle bir durumda ruh, bedeni nereye giderse gitsin ona uymayan çok geniş,
çok uzun ve çok rahatsız bir giysi gibi taşır.’’